Arama Kelimenizi yazıp Enter'a basınız.

Ahirete İmanımızı Yenileyelim

İlahi rehberliğin elçileri olan bütün peygamberler, muhataplarına öncelikle doğru bir Allah inancı eğitimi vermişlerdir. Bunun hemen ardından ikinci sıraya ahiret inancı eğitimini koymuşlardır. Çünkü beşeri insan etmenin yolu buradan başlıyor. Malumunuz mutluluk kitabımız Kur’an’ın da ilk nazil olan surelerinin konusu Allah ve ahirettir. Bu surelerde ahiret, bütün detaylarıyla gözler önüne serilir. Kendisini Rabbinin terbiyesine bırakan mümin, bu sureleri okurken adeta boyut değiştirip ahireti yaşamaya başlar. Okunan her bir ayet, insan ruhunu ahiret seyahatine çıkarır. Bu seyahatte ahiretle ilgili her bir bilgi yakin derecesinde tecrübe edilir. Böylece Kur’an, muhatabında sorumluluk bilincinin zirvesini oluşturur. Bu durumu Efendimizin bizzat eğittiği ashapta müşahede edebiliriz. Onlar, gerek ahiretle ilgili ayetleri okurken, gerekse sevgili peygamberimizden ahireti dinlerken adeta sonsuzluğun manzalarını seyre dalıyorlardı. Haşrdan bahsedilince haşrı yaşıyorlar, mahşer söz konusu olunca mahşere yürüyorlar, mizanın başında hesabı veriyorlar, sırat’ı gözlerinin önüne koyuyorlardı. Cennetin kokusunu alıp, ırmaklarının sesini dinliyorlar, gölgeliklerinde serinleyip meyvelerini tadıyorlardı. Cehennemin homurtusunu duyup hararetinden adeta terliyorlardı. Sanki ahireti üç, beş, yedi boyutlu olarak seyrediyorlardı. Verilen ahiret eğitiminin onlarda oluşturduğu vicdan sayesinde cezası en ağır olan günahları dahi itiraf ediyorlardı. Dünya tarihinde cezası ölüm olan bir suçu işledikten sonra bunu kendisinden başka kimsenin bilmediği ve davacı olan da olmadığı halde cezasını bile bile gelip itirafta bulunan ve ısrarla cezasının verilmesini isteyen şahsiyetleri yetiştiren başka bir toplum var mıdır ? Bu model şahsiyetler dünyada alacakları bütün cezaları ahiretin cezalarına tercih ediyorlardı. Kınanmayı ve ayıplanmayı akıllarına dahi getirmiyorlardı. Yeter ki işledikleri günahların cezasını burada ödeyerek sonsuzluğa temizlenmiş olarak gidebilsinler. Onun için de Efendimize “temizle beni Ya Resulullah” diye yalvarıyorlardı. Bu sorumluluk bilincine sahip olan şahsiyetler dünya ile hayatın öteki yüzünü bir arada yaşıyorlardı. Böylece dünya ceset olmaktan çıkıp ruhuna kavuşuyor ve canlanıyordu. Yeryüzünün halifesi olarak yaratılan insan, yaratılış amacına uygun olarak yaşamayı, ahiret inancını canlı tutarak gerçekleştiriyordu. Onlardaki ahiret inancı, yaşadıkları toplumun mutluluk sigortasıydı.

Dilerseniz bir de içinde yaşamış olduğumuz toplumun ahiret inancını değerlendirelim. Malumunuz yaşamış olduğumuz çağa, insanlığın modern çağı deniliyor. Modernizm tek dünyalılık üzerine kurulmuş olan bir hayat sistemdir. Varlığını devam ettirebilmek için insanın sadece bu dünyasına yatırım yapar. Elindeki bütün imkanlarıyla insana, hayatın öteki yüzü olan ahireti unutturmaya çalışır. İnsana ahireti hatırlatacak her şeyi hedef tahtasına yerleştirir. Dünya ile ahiret arasındaki bütün bağları koparmaya çalışır. Ahiretsiz bir dünya tasavvuru modernizmin en büyük hedefidir. Seküler dünyayı yönetenler hakimiyetlerini devam ettirebilmek için insan iradesini yok etmeyi amaçlarlar. İnsan iradesini teslim almanın en kolay yolu ise insanı tek dünyalılığa inandırmak ve öyle yaşamasını sağlamaktır. Hayatın öteki yüzünü unutan insan hazlarının esiri olur. İradesini akıl ve vahyin kontrolünden alıp, nefsinin ve hazlarının kontrolüne teslim eder. Bu irade kaybını yaşayan insan için her şey yaratılıştaki anlam ve amacını kaybetmiştir. Artık dünya ve evrendeki her şey anlamsızlaşmıştır. Geriye sadece tatmin edilecek hazlar kalmıştır. Böylesi bir insan tipi bizzat kendisini ahlaki olarak dibe vurdurduğu gibi, toplumsal bozulma ve kokuşmanın da bir numaralı müsebbibi haline gelir. Çünkü ahiret yokmuş gibi yaşayan bir insanı durdurabileceğiniz bir sınır kalmamıştır artık. Bireysel sorumluluğun zirvesi, Yüce Allah’a karşı duyulan sorumluluktur. Ahiret yokmuş gibi yaşayan bir insan, Allah’a karşı hesap verme duygusunu yitirdiği için kendisini durdurabilecek bütün sınırları tanımaz hale gelir. Onun için kendisini hazza ulaştıracak bütün yollar mübahtır. İçinde yaşamış olduğumuz toplumda geçmişteki günahkar kavimlerin bütün günahları ve onların hayal dahi edemeyeceği günahlar işleniyor ve aleni olarak reklamı yapılıyorsa bunun tek sebebi insanın hazlarına esir olmasıdır. Böylesi bir insanın hayat tasavvuru, “dilediğin gibi yaşa, istediğin her şeyi yap, çünkü ölüm kesin bir yok oluştur” temeline dayanır. Bu tasavvurun sonucunda dünya ruhunu kaybeder. Çünkü ahiret, bu dünyanın ruhudur. Ahiret ile dünyanın arasını ayırmak, dünyayı ruhundan mahrum etmektir. Nasıl ki insan bedenini ruhu terk ettiği zaman, beden bozulmaya ve kokuşmaya başlıyorsa dünyadan da ahireti çıkardığınız zaman dünya bozulmaya ve kokuşmaya başlar. Dünya varlık sebebini kaybeder. Ahiretsiz bir dünya, bütün anlam ve amacını yitirir. Bu büyük kayıp dünya misafirhanesindeki bütün misafirleri en şiddetli şekilde etkiliyor. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi ahiret inancı, insanlığın dünyadaki mutluluğunun sigortasıdır. Unutmayalım ki bu sigortanın yerini hiçbir şeyle doldurabilme imkanınız yoktur.

Dikkatimizi çeken bir başka acı gerçek ise, modernizmin tek dünyalık üzerine kurduğu hayat biçiminin bizleri de farkına varmadan etkilemeye başlamasıdır. Huzur ve mutluluğu mumla arar hale gelmemiz de bu etkinin acı bir sonucudur.

Modernizmin tek dünyalı hayat felsefesinin bizleri de etkilemesinin en önemli sebebi, mümin şahsiyetlerin iki dünyalı hayat tarzlarıyla insanlığın önüne alternatif oluşturamamış olmalarından kaynaklanmaktadır. Bireysel ve toplumsal mutluluğun sigortasının ahiret olduğunu, yaşayarak insanlığın önüne bir numune olarak koyamadığız için, ahiretsiz hayat felsefesi bizleri de etkilemiştir. Bu etki, ülke Müslümanlarının üzerinde farklı şekillerde kendini göstermeye başlamıştır. Dilerseniz birlikte ahiretsiz hayat felsefesinin bizdeki etkilerine bakalım;

– Günahlara karşı duyarsız, lakayt ve hafife alıcı bir tavır ile yaşamaya başladık. Artık içinde yaşamış olduğumuz toplumun her geçen gün daha günahkar hale gelmesi bizleri çok fazla rahatsız etmiyor. Maalesef birçok aile, hafta sonları, işlenen günahların aleni reklamı olan magazin programlarını izliyor. Elimizle ve dilimizle düzeltemediğimiz günahlara kalbimizle buğz bile edemiyoruz. Yolda araç kullanırken, radar işaretini gördüğümüzde arabamızın hızını düşürmeye gösterdiğimiz hassasiyeti, günahlara karşı gözümüzde ve gönlümüzde göstermiyoruz.

-Ebeveynler, çocuklarının geleceği için ellerinden gelen bütün yatırımları yapıyorlar. Özel okullarda okutup, özel dersler aldırıyorlar. Gururla çocuklarına “büyüyünce ne olacaksın?” diye sorup, aldıkları cevaplarla seviniyorlar. Ama ne yazık ki çocuklarımızın şu fani dünyaları için yapmış olduğumuz yatırımların yarısını dahi onların ahireti için yapmıyoruz. Acaba kaç anne baba kendisine, “evladım öldükten sonra ne olacak?” sorusunu yöneltmiştir.

-Cenaze törenlerinde, yakınlarımızın, tanıdık eş ve dostlarımızın cenaze namazlarına ve defin işlerine katılıyoruz. Gerek cenaze namazı esnasında, gerekse defin sırasında mezarın başında, vefat edenin birinci dereceden yakınları hariç, katılımcıların her biri bir tarafta çeşit çeşit konuları konuşuyorlar. Ölüm bizim için bir uyarı olmuyor. Ayaklarımızla gelmiş olduğumuz bu mezarlığa, bir gün omuzlarda geleceğimizi hiç düşünmüyoruz.

-Ahiret yokmuş gibi yaşadığımızın bir başka işareti de cenneti bu dünyada aramaya başlamamızdır. Varsıllarımız ve yoksullarımız olarak hepimiz, daha iyiyi elde etmeye çalışıyoruz. Kanaati hayatımızdan çıkarıp attık, her şeyin en iyisine sahip olmak istiyoruz. Hiçbir yanımız yarım kalmasın, her bir yanımız tamam olsun istiyoruz. Ahiretin varlığına inanan ve ona göre yaşayan mümin, ister varsıl olsun, isterse yoksul olsun, imkanları olsa da olmasa da bir yanlarını yarım bırakır ve “Allah’ım yarım kalan her bir yanımı Sen cennette tamamla” der.

-Günümüz Müslümanları modern çağda salih amel reklamcılığına başladı. Herkes, yaptığının Allah rızası için olduğunu bir başkasına anlatmaya çalışıyor. Oysaki Allah rızası için olan bir amelin reklamının olmaması gerekir. İnsanlardan takdir bekleyerek yaptığımız salihatın Allah katında hiçbir değeri yoktur. Yaptığımız işlerde kendimizi ön plana çıkarma gayreti bizi tüketiyor. Oysaki mümin insan, tohum eker, ama hasadı bir başkasına bırakır. Salih amellerin bereketi ancak bu sayede olur.

-Bazen kendimizi içinde bulunduğumuz ve Allah rızası için bir hizmet vesilesi olan cemaatler, vakıflar ve dernekler için vazgeçilmez olarak görmeye başlıyoruz. Biz olmazsak, hiçbir şeyin olmayacağını zannediyoruz. Meşru sebeplerle, bizim ve yapmış olduğumuz hizmetin hayrına olduğu için, hizmetlerin başında yönetici konumunda bulunanlar tarafından kenara çekilmemiz istendiğinde kendimizi kullanılıp atılmış gibi görmeye başlıyoruz ve hizmetlere küsüp, sırt çeviriyoruz. Bu tür büyük yanılgılar hem bize, hem de içinde bulunduğumuz kurumlara zarar veriyor. Vakıf, dernek ve cemaatlerde yapmış olduğumuz hizmetler bizi Allah’a yakınlaştıracaktır. Unutmayalım ki buralarda hizmet verenler, hiç kimsenin şahsına hizmet etmiyorlar. Kenara çekildiğimizde, kendimizi “kullanılmış” hissetmek büyük bir vebaldir ve ahiret yokmuş gibi yaşamaktır. Bu düşünceye kapılanlar kendilerini ara sıra kenara çekmelidirler. Görecekler ki yerleri çok daha iyi yetişmiş insanlar tarafından doldurulacaktır. Allah rızasının olduğu hiçbir yerde inkıta olmaz. Kenara çekilmek ve yerimizi alanlar için dua etmek bize çok şey kazandıracaktır.

-İmanın bir anlamı da “Allah’a güven” dir. Allah’a güvenen mümin, infak ederken tereddüt etmez. Bilir ki mümin ile kafir arasındaki fark iman; mümin ile münafık arasındaki fark ta infaktır. Günümüz Müslümanları, servetleri artıkça infakı kısmaya başladılar. Elimizdeki imkanlar nispetinde infak etmemek, ahirete yatırımdan vazgeçmek demektir.

Malumunuz, Efendimizin hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biri de Uhut savaşıdır. Efendimizin sözünün dinlenilmemesi sonucunda ağır bir imtihan yaşanmıştır bu savaşta. Sevgili Efendimiz ve ona inananlar Uhut dağına sığınınca meydanda neleri kaybettiklerini fark etmişlerdir. Hz. Hamza’ nın ve daha birçok sahabenin yokluğu burada fark edilmiştir. Biz bu olayı psikolojik bir okumaya tabi tutmak istiyoruz. İnsan dünya meydanında basit ganimetler uğruna çok büyük değerlerini kaybediyor. Ama maalesef kaybettiği değerlerinin farkına varamıyor. Çünkü hiç yüreğinin uhuduna sığınıp meydana bakmıyor. Buna o kadar çok ihtiyacımız var ki bugünlerde. Kendimizi yüreğimizin uhuduna çıkarıp soralım “benim yaşamış olduğum hayatın ruhu, ahireti, öteki yüzü var mı ?” diye. Bu sorunun cevabı, hepimizin vicdanındadır, öyleyse dönüp oraya bakalım, ne cevap veriyor…

| Abdullah Büyük – Ribat Dergisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir