Arama Kelimenizi yazıp Enter'a basınız.

“BİZ”E GÖRE GEZMEK İSTERSEN

Bilmediğim bir ülkeye doğru Felix Baumgartner kadar hızlı olmasa da yere göre 800 kilometre hızla uçuyorum. Kafamda bin türlü tedirginlik biraz korku ama genelde heyecan tilkileri dolanıp duruyor. En çok da pasaport kontrol memurunun sorularına vereceğim cevapları zihnimde tekrar edip duruyorum. Çalışmadığım yerden sorarsa kesin çalıştığım yerleri de unutacağım ve rezil olacağım diye düşünürken uçak en koyu ateisti bile imana getirecek cinsten bir türbülansa girdi. O esnada başlayan yemek servisinden ilk faydalananlar yemekleri elbiseleriyle paylaşmak zorunda kaldı. Hayatımda o kadar korkup da gıkımın çıkmadığı bir başka an hatırlamıyorum. Neyse ki bir iki dakikadan daha uzun sürmeyen türbülanstan sonra THY’nin restorant kalitesindeki nefis yemeklerini sağ salim yiyebildik.

Kendime söz vermiştim, uçağa bindikten sonra gelene kadar Türkçe konuşmayacaktım. Madem dil öğrenmek için İngiltere’ye gidiyoruz bari işe yarasın. Bendeki şansa bakın ki yolculuk boyu Londra’daki oğullarının yanına giden amca ve teyzeyle konuşarak daha ilk andan itibaren sözümü yemiş oldum. Uçaktan inmeden Türkiye’den çıkmış sayılmayacağımı ve Türkçenin inene kadar tedavülde olduğunu anladım. Havaalanındaki yoğunluktan olsa gerek Londranın üzerinde birkaç tur attıktan sonra Heathrow Havaalanına inebildik. Dünyanın en yoğun havaalanlarından biri olan Heathrow doğal olarak dünyanın en kalabalık pasaport kuyruğu olan havalimanı da oluyor. Uzun bir bekleyişten sonra nihayet pasaport sırası bana yaklaştı. Ben önümdekileri sayıp kendimi ona göre hazırlıyorken yan sıra bittiği için görevli beni işaret ederek pasaport kontrolü için çağırdı. Nasıl olsa önümde birkaç kişi daha var rahatlığındayken, öğretmenin not defterinden rastgele ismi okunan öğrenci gibi heyecanlandım. Pasaport memuruna okula kabul belgesinden tutun da yanında kalacağım ailenin telefon numarasına kadar vermeme rağmen bana neden ingiltereye girmek istediğimi sorması sinirlerimi bozsa da bir ingilizin dediğini anlayabilmiş olmanın verdiği mutlulukla sırıtıyordum 🙂 Ben sırıtırken memur da benden cevap bekliyordu. İşte ilk orada karşılaştım ‘‘abi anlıyorum ama konuşamıyorum’’ problemiyle. En basit cümleyi kuramadım.

Neyse ki problem yaşamadan pasaporta onay aldıktan sonra beni Londra’dan Bournemouth’a götürecek olan okul görevlisini aramaya başladım. Kapıdan çıkar çıkmaz beyaz tenli uzun bir adamın elinde adımın yazılı olduğu kağıdı görünce sevindim. Zira az önce ingilizcemin bana yaşattığı hezeyan beni yarı yolda bırakırdı. Vakit kaybetmeden valizi yerleştirip yola çıktık. Valizi yerleştirir yerleştirmez ben sağ ön kapıya doğru yeltenince Chris artık İngilteredesin unutma diyerek bana trafiğin bize göre ters aktığını hatırlattı. Yolculuğa başlar başlamaz trağin akış yönü sanki yanlış şeride girmişiz de her an kaza yapacakmışız hissi uyandırdı. Chris cana yakın birine benziyor. Pasaport memuru yanındaki gibi stresli olmadığım için mi bilmiyorum ama Chris ile konuşabiliyorum. Takıldığım yerlerde elimdeki elektronik sözlüğü kullanıyoruö. Bir cümlede “insaallah” deme ihtiyacı hissedince sözlükte arattım ve buldum. “godwilling”. Fakat ben “godwilling” deyince chris güldü ve “bu kelime yeni nesilin anlayacağı bir kelime değil” deyip “hani 100 sene önce kullanılan kelimelerden bazıları artık kullanılmaz ya bu da onlardan biri” dedi. Tabi Chris’in kültür dünyamızdaki yangından -harf inkılabından- haberi yoktu. O yüzden 100 sene önceki Türkceden anlayamayacağımız birkaç kelime olduğunu zannediyor. Neyse ki bu erken tecrübe bana birşey öğretmiş oldu: Bir kelimeyi sözlükten bulmak tek başına birşey ifade etmiyor yaşamdaki karşılığını da bulmak gerek. Yaklaşık iki saatlik yolculuğumuzun ardından Bournemouth’a ulaştık. Saat çok geç olmuştu. Chris beni yanında kalacağım İngiliz aileye teslim ettikten sonra ayrıldı. Ben gelmeden odamı hazırlamışlar. Şurası mutfak şurası banyo tarzında ufak bir bilgilendirmeden sonra evde uyuyanları rahatsız etmemek için herkes odalarına çekildi.

BOURNEMOUTH

Bournemouth, İngiltere’nin güneyinde bulunan Dorset kontluğuna bağlı bir şehir. Londra’ya yaklaşık olarak 170 km uzaklıktaki Bournemouth genellikle tatil olanakları ve dil okullarıyla bilinir. Bournemouth’da her yıl Haziranda başlayıp Ağustos sonuna kadar devam eden 100 değişik festival vardır. Biz de Bournemouth şehir merkezinde “Bournemouth Air Festival” olduğunu duyunca şehir merkezine doğru yola çıktık. Havada İngiliz Hava Kuvvetleri gösteri uçuşları yaparken karada da savaş uçakları, helikopterler, uçuş simülasyonları sergileniyor. Havada uçaklarla yapılan SoloTürk benzeri gösteriler pek ilgi çekici gelmese de savaş uçaklarının içine girip birkaç düğmeye dokunmak fena olmuyor.

Bir süre sonra oradan ayrılıp çeşitli yırtıcı kuşların sergilendiği bir yere doğru ilerledik. Ayaklarından kütüklere bağlanmış bu kuşlarla birkaç pound karşılığında fotoğraf çekilebiliyorsunuz. Hayvancıklar fıtratlarının tam aksine kuzu gibi sessiz ve mülayim bir şekilde duruyorlardı. Zaten baykuşların hallerinden birşeyler içtikleri belliydi. Epeyce büyük bir kartalı kolunuzun üzerinde tutarak fotoğraf çekilebiliyorsunuz. Her ne kadar hayvanlar çok tepkisiz ve sakin olsa da özellikle kartalla birlikte poz verenlerin tedirginlikleri yüzlerinden okunuyor.

Hava güneşli fakat hafiften bir yağmur da yağıyor. İnsanlar yağan yağmura pek aldırış etmeden okyanusun buz gibi suyunda yüzmeye devam ediyor. Gerçi ne yapsınlar yağmur yaz aylarında bile haftanın birkaç günü yaz neşesine mola oluyor. Neyse ki yağmur bu defa kısa sürede geçiyor. Sahili takip ederek Bournemouth Pier’e doğru yürüyorum. Bournemouth Pier okyanusa doğru uzanan uzunca bir rıhtım. İzmir’deki Konak Pier’e benziyor diyeceğim ama bizdeki ancak buradakinin küçük biraderi olabilir. Okyanusun ortasına doğru duble yol genişliğinde uzanan bu rıhtımın ucunda bir tiyatro, kafeterya,gece kulübü ve hediyelik esya satan mağazalar var. Bournemouth Pier’in ucuna doğru yürürken dikkatimi bir uyarı çekti. “Bu noktadan sonra alkol yasaktır” yazıyordu. Anlaşılan birileri içkinin dozunu kaçıra kaçıra yetkilileri bu uyarıyı yazmaya zorlamış.

Bournemouth Pier’den şehir merkezine doğru yürürken bir baba oğul gördüm. Adamın elindeki tasmanın ucu oğlunun sırtındaki çantaya bağlıydı. Böylelikle çocuğun kontrolü kolay oluyordu. Çaktırmadan fotoğraf makinamı çıkarıp bu ilginç icadın fotoğrafını çektim. Az ileride bir büfede “doughnut” denen ortası delikli yağda kızartılmış şekere batırılmış çöreğin kokusuna dayanamayarak bir tane aldım. Fakat bu sefer de tadına dayanamayıp birkaç tanesini paket yaptırdım.

Bournemouth -dil okullarını ve üniversitesini saymazsak- bir emekli şehri. Burada kış ayları ile yaz ayları arasında manik-depresif bir fark var. Yaz aylarında çok canlı olan şehir kış aylarında adeta hayalet şehre dönüşüyor. Bournemouth’un beni kendine hayran bırakan kısmı ise evleri oldu. Bisiklet kiralayıp sokak sokak dolaşarak bu evlerin fotoğraflarını çektim.

Bournemouth’da bulunduğum sürenin bir kısmı ramazan ayına denk geldi. Ramazan ayı boyunca gurbette olduğumu iliklerime kadar hissettim. Doruk nokta ise ramazan bayramını yalnız başına geçirmekti. Her bayram onlarca insanla bayramlaşmaktan gına gelirdi fakat bu defa bayramlaştığım her müslümanın elini sımsıkı tutarak yalnızlığımı bastırmaya çalıştım. Kimi zaman gurbetçilerin yaptığı “ezan sesi edebiyatı”nın ezana alışkın bünyelerde nasıl bir eksiklik olduğunu iyice hissediyorum. Bournemouth’da birkaç ufak tefek mescit dışında şehrin tek camisi şehir merkezindeki üç katlı bina. Arap müslümanların kurduğu bu camide cuma namazlarında hutbe arapça ve ingilizce olarak okunuyor. Hatta yer yetmediğinden cuma namazları iki ayrı cemaatle kılınıyor. İftar vaktine doğru çeşitli milletlerden müslümanlar camiye gelmeye başlıyor. Namazdan sonra yere kurulan sofralarda yenen yemekler midelerden ziyade ruhların islam kokan havaya olan açlığını doyuruyor. Zaten birkaç iftarda parmaklarımı arap müslümanlar gibi kullanmayı beceremediğimden midem doyamadan sofradan kalktığım oldu. Ama elhamdulillah ki o camiden ruhum aç bir şekilde hiç çıkmadım.

Bir müslüman olarak kimi zaman gezerken harcadığım enerjiden fazlasını yiyecek birşeyler ararken harcıyorum. Aslında bütün dünya mutfaklarından restorantın bulunduğu bir yerdeyim. Fakat kiminin kullandığı etin güvenilir olmadığı, kiminin tad versin diye şarapla pişirdiği, kiminin de içine ne kattığını bilmediğim için yiyemiyorum. Güney Kore’li arkadaşımın ısrarı üzerine gittiğim Kore restorantında çorba diye önüme konan yüzen sebzeli sıcak sudan sonra tövbe ettim bilmediğim şey sebze de olsa yememeye. Yemek yemek konusunda biraz sıkıntı çeksem de güvenebileceği birkaç restorant ismi ve tüyo edindim. Bu restorantlardan biri de Charminister Road üzerinde yer alan Pasha Restorant. Sahibi Türk olan bu restorantı diğer helal gıda sertifikalı restorantlardan ayıran özelliği yemeklerin lezzeti. İngiltere’de yediğim etlerin rengi kesilen hayvanın farklı bir cins olmasından dolayı alışık olduğumuz renkten biraz daha koyu fakat tadı daha güzel. Ramazan geceleri saat 3 gibi kaldığım evden usulca çıkıp Pasha’ya gidiyorum. Restorant çalışanları ve birkaç müslüman ile birlikte kendi hazırladığımız yiyeceklerle sahur yapıyoruz. Pasha Restaurant biraz da bundan dolayı özel.

SALISBURY KATEDRALİ

Bournemouth şehir merkezinden Salisbury’e gidecek olan otobüse biniyorum. Otobüs öyle güzel yerlerden geçiyor ki hiç de öyle “ahh vatanım tarzı” cümleler kurma gereği duymuyorum. Hatta bir sonraki otobüsün ne zaman geleceğini bilsem inip birazcık yürümek istiyorum. Ama kaybolmaya hiç niyetim yok, niyetim bugünü Salisbury Katedralini gezmeye ayırmak. 1220-1258 yılları arasında yapılan katedral dünyanın en büyük katedrallerinden biri. Görkemli mimarisini sokak aralarından görünen 123 metrelik kulesi tamamlıyor. Öyle ki bahçesinden çekmeye çalıştığım fotoğrafa kuleyi sığdırmak mümkün olmadı. Genişçe bir bahçe içerisindeki bu kocaman yapıya yaklaşırken dikkatimi bahçenin içinde uzanmış gökyüzünü izleyen bir adam dikkatimi çekti. Keyfine diyecek yok diye düşünürken biraz daha yaklaştıkça yatanın adam değil heykel olduğunu ancak anlayabildim. O kadar gerçekçi ve güzel tasvir edilmişti ki bana bir süreliğine katedrali unutturdu diyebilirim. Yapının dış duvarlarında bir sütun üzerine oturtulmuş aziz heykelleri bahçedeki heykel kadar ilgimi cezbetmediği gibi bir korku filminin içindeymişim hissi uyandırıyor. Katedralin bir dini mekan olduğunu ve insanların dinden temel beklentilerinin de iç huzur olduğunu düşünürsek mekanın kasveti hiç de huzur verir gibi değil. Binayı ayakta tutan sıralı sütunların arasında oluşan koridor ana ibadet mekanı oluyor. Bu uzun koridora sandalyeler yerleştirilmiş. Sandalyelerin arkasına kimin anısına ya da kimin sponsorluğunda alındığı yazılmış. Katedrali gezerken katedral korosunun çalışmasına denk geldiğim için tüm ziyaretim boyu arkada kilise müziklerinden bir fon müziği var. Koridorun sonuna doğru içinden su kaynayan ve ziyaretçilerin de içine para attığı küçük bir havuz var.

Görevlilerin uyarına rağmen gelen ziyaretçiler havuzun içine para atmaya devam ediyor. Anlaşılan batıl inançlar her kültürde kendine sıvışacak bir yer buluyor. Köşelerde mumlara özel hazırlanmış yerler var. İnsanlar buralarda mumlarını yakıp dileklerini de dileyip gidiyorlar. Benim en çok dikkatimi çeken “dua talebi” diye oluşturulmuş bölümde deftere yazılanlar oldu. Defteri biraz karıştırınca herkesin kendisi ya da aile fertleri için başarıdan sağlığa kadar taleplerini yazdığı gördüm. Defter içindeki dua taleplerine kilise cemaatince en geç bir ay içinde toplanılarak dua ediliyormuş. Madem öyle ben de kendi duamı ve temennimi biraz muzip biraz da manidar bir dille yazdım. Gerçi ben defter başında vakit geçirirken pek gelen giden olmadı ama defter de epey dua talebi vardı. Katedral hakkında birkaç araştırma yaparken okuduğum en ilginç şeylerden biri de çalışan en eski saatin orada olduğuydu. Birkaç görevliye saati görüp göremeyeceğimi soruyorum. 1386’dan beri çalışan saatin mekanizması biraz alengirli bir kuyudan su çekme mekanizmasını andırıyor. Iplikler dişliler ve makaralardan oluşan bu saat, çan kulesi için yapılmış. Fakat çeşitli restorasyonlardan sonra farklı bir mekanda sergilenmeye başlanmış.

Topkapı sarayının sade ve ferah odalarını andıran bir odaya giriyoruz. Burada insan hakları denince ilk akla gelen belge olan Magna Carta Libertatum(Latince: Büyük Özgürlük Fermanı) sergileniyor. Güzel bir el yazısıyla 1215 yılında yazılmış bu belgenin dili şimdiki ingilizceye pek benzemiyor. Bir bakışta okuyabilmek mümkün değil. Kralın yetkilerini sınırlandırıp halka bazı haklar tanıyan bu belgenin tanıdığı haklardan fazlasını 584 yıl evvelden Efendimiz(s.a.v.) Veda Hutbesinde ilan etmişti. Fakat batı medeniyeti ve onun sadık mukallidi olan biz bunu kabullenememiş olacağız ki fakültede okuduğum insan hakları dersinde de veda hutbesinin lafı geçmiyordu. Bu düşüncelerle katedralin ürkütücü ortamından çıkıp kaldığım yere geri dönüyorum

LONDRA YOLCUSU KALMASIN

İki bin yıllık tarihiyle, her köşesinde o tarihi hissettiren binalarıyla, şehrin içindeki kraliyet parklarıyla, dünyanın en önemli sanat eserlerine ev sahipliği yapan, gecesi gündüzü capcanlı, her milletten insanın yaşadığı, çok kültürlü bir şehir Londra.

Bournemouth’da bindiğim otobüs beni Victoria istasyonunda bırakıyor. Burası için Londranın Esenler otogarı diyebiliriz. Metronun trafikten kurtulmanın tek yolu olduğu söylendiği için en yakın metro istasyonunu sora sora buluyorum. Dünyanın en eski yeraltı ulaşım sistemi Londra metrosuymuş. Yapımında İngilizler değil sömürge ülkelerinden getirdikleri köleler çalıştırılmış. Londra’da metro herşey demek. Çünkü yerin üst kısmındaki trafik ve karmaşa yerin altında bir nizam içinde işleyen metro seferlerinde yok. Londra metrosu bizdeki gibi birkaç hattan ibaret değil. Londranın altını oymuşlar denecek kadar sık ve geniş bir ulaşım ağı kurulmuş. Londranın nasıl bir metropol olduğunu anlamak için metroya binmeniz şart. Çeşitli milletlerden insanların kimisi kitap, gazete, dergi okuyor, kimi tabletinden işini yapmaya devam ediyor, kimi elmasını yiyor,kimi karşısındakinin elbisesine takılmış onu inceliyor, kimisi de müzik dinliyor. Metroda hep bir koşuşturmaca hep bir yoğunluk var. Kim Turist kim değil bunu anlamak mümkün değil. Kimi zaman bakımlarla kimi zaman grevlerle aksayan metro’da alternatiflere her zaman ihtiyaç duyuyorsunuz. Bu nedenle bir metro haritası edinip aktarma istasyonlarını kontrol ederek yolculuk yapmak daha akıllıca oluyor. Ayrıca ulaşım oldukça pahalı. Her metro kullanımımda neredeyse 10 lira harcıyorsunuz. Bu anlamda Türkiyeye özlem duyuyorum. Zira yüzde bin daha karlıydım.

Thames Nehri kıyısında metrodan çıkar çıkmaz sizi meşhur Big Ben saat kulesi ve Parlamento kulesi karşılıyor. Özellikle parlamento binası sivri kuleleriyle dikkatimi çekiyor. Parlamento binası sadece yaz aylarında gezilebiliyor. Randevu almamız gerektiğinden gezemedim. 106 metre yüksekliğindeki Big Ben ise saati ve çanıyla Londranın simgelerinden. Thames Nehri Londra’nın en önemli simgelerinden biri. Nehir her ne kadar “bi boğaz değil”se de boğazda olduğu gibi yalılarla binalarla kesintiye uğramamış. Yürüyüşünüz kesintiye uğramıyor, her yer kamuya açık. Nehrin öte yanında ‘London Eye’ denilen devasa dönme dolap var. Bir turu yarım saatte tamamlayan bu dönme dolap Londra’yı tepeden görmek isteyenler için güzel bir alternatif. Fakat ben önündeki kuyruğu görünce zaman kaybetmek istemediğim için Westminster Köprüsü’nün üzerinden etrafa biraz baktıktan sonra Londra’nın meşhur St. James Parkına doğru yürüyorum.

Londra’da içerisinde sekiz tane kraliyet parkı var. St. James bu parkların en büyüğüdür. İngiltere’de etrafta başıboş dolaşan kedi köpek gördüğümü söyleyemem. Belki de dikkatimi çekmedi. Ama parklarda oradan oraya koşturan, ağaçlara tırmanan sincaplar çok sevimliler. Yalnızca hayvanat bahçesinde sincap görmüş biri olarak ortalıkta sincapları dolaşırken görmek hatta onları beslemek çok keyif verici. Parkın içinde üniformalarıyla at üzerinde devriye atan polisler de sincaplar kadar ilgi çekici. Acaba bir olay olduğunda nasıl müdahale ediyorlar merak ediyorum. Parkın içindeki göl de ayrı bir güzellikte. İnsanlar parkın her yerini kullanabiliyor. “Çimlere basmayın” kolaycılığı olmamasına rağmen çimler yemyeşil. En güzel yanı da bir metropolün göbeğinde böyle alanlar bırakılmış gökdelenler dikilmemiş olması.

Saat 11.30’a yaklaşırken Buckingham Sarayı’ndaki muhafız değişim törenini izlemek için saraya doğru gidiyorum. Hatta biraz koşar adımlarla gidiyorum çünkü sesler gelmeye başladı bile. Askerler bando eşliğinde geliyor ve saray bahçesine giriyorlar ve oradaki muhafızlarla yer değiştiriyorlar. Bu seremoni biraz turistikleşmiş gibi geliyor. Çünkü yağmur yağdığında tören yapılmıyor. Kraliçe sarayı hala evi ve çalışma ofisi olarak kullanıyor. Saraydaki bayrağın göndere çekilmiş olmasından o anda kraliçenin sarayda olduğunu anlıyoruz.

Değişim töreninden sonra sarayın önünden ayrılarak parkın öteki tarafına National Gallery’e doğru yürüyorum. Trafalgar Meydanına doğru geldiğimizde kalabalıktan anladığımız kadarıyla burası Londra’nın en turistik mekanlarından birisi. Meydanın bir tarafında National Galery bir tarafında Nelson Sütunu etrafta ise aslan heykelleri ve fıskiyeler var. Galerinin girişine yakın bir yerde İranlı bir grup kadın rejimi medeniyete şikayet etmek için stand açmış. Tipleri kafamızdaki İranlı imajına pek benzemeyen bu kadınlar kamuoyu oluşturmak için en güzel yeri seçmişler. Az ileride kurulmuş olan kürsüden birşeyler diyen bir adam ve onu dinleyen birkaç kişinin dışında herkes biryerlere kaçışıyor çünkü meşhur Londra yağmurlarından biri başladı. Ben de zaten girecek olduğum galeriye meydanda fazla oyalanmadan biran evvel girmiş oldum. Burası Van Gogh, Michelangelo, Da Vinci gibi ünlü ressamların ve daha ismini bilemediğim pek çok ressamın tablolarına birkaç adım kadar yaklaşacağınız tek yer. Girer girmez görevliye Bellini’nin Fatih Sultan Mehmet tablosunu sordum. Biraz da onun için gelmiştim. Fakat tabloyu iki seneliğine bir başka müzeye götürdüklerini söyleyince hayal kırıklığına uğradım. Galeri öylesine büyük ki hızlıca bakıp çıkmak bile saatlerinizi alıyor. Birkaç saat gezdikten sonra karnımın acıktığını ve öğlen namazı vaktinin geçmekte olduğunu farkedince hemen bir kebapçı aramaya koyuldum.

National Gallery’nin arkasından Oxford Caddesi’ne uzanan yolda ara sokaklara da dikkat ederek kebapçı aramaya başladım. Neyse ki Oxford Caddesi’ne yakın bir sokak içinde bir kebapçı buldum. Elimdeki telefonda navigasyon özelliği yok. Olsaydı kolaylıkla en yakın mescidi de kebapçıyı da bulabilirdim. Ama kıbleyi bulmak için kıble pusulam ve namazlar için de cep seccadem daima çantamda. İngiltere’de kebapçılar ya Türk ya da Arap oluyor . İki katlı olan kebapçılarda alt katta restorant üst katta çalışanların kaldıkları odalar bulunuyor. Yemek yedikten sonra namaz kılmak istediğimi söylediğimde namaz kılacak abdest alacak mekanı gösteriyorlar. Cep seccademi istiflenmiş kola şişeleri arasına serip namazımı kılıyorum. Namazı kıldıktan sonra Oxford Caddesinde sora sora British Museum’u buluyorum.

Müzenin büyüklüğünü görünce biraz irkildim. Sabahtan beri ayakta olduğum için kendi içimde mızmızlanmaya başladım. Asla birkaç saatte gezilebilecek bir yer değil. Belki günler ayırmak gerekir. Her ne kadar adı ingiliz olsa da burada dünya ve medeniyet tarihine dair yedi milyon eser sergileniyor. Müzenin ilk açılışı 1753 yılında, sanat koleksiyoncusu Hans Sloane‘nin kendine ait eserlerinin sergilenmesiyle başlamış. Satın alınan ve hediye edilen eserlerle gittikçe büyümüş ve içinde bulunduğu binaya sığmayınca şimdiki neoklasik binanın 1840′larda inşasından sonra buraya taşınmış. Son dönemlerde dillendirilen eserlerin memleketlerinden çalındığı iddialarına karşılık eserlerin getiriliş hikayelerini broşürlere bastırarak bu tür spekülasyonların önünü almak istiyorlar. Çaldılar mı satın mı aldılar bilinmez ama bizim tarihi eserlerimize bizden iyi baktıkları kesin. Türkiye’den götürülen dünyanın yedi harikasından biri olan Halikarnas Mozolesinden tutun da Nemrut dağındaki insan kafalarının birkaçına kadar görmeniz mümkün. Müzede Mısır uygarlıklarına ait mumyalar, Çin porselen koleksiyonları, İslam sanatı eserleri, Budist tapınağı rölyefleri gibi pek çok eser yer alıyor. Fakat müzede en çok dikkatimi çeken Antik Mısır’a ayrılan bölüm oldu. Neredeyse Mısır’ı Londra’ya taşımışlar. Yalnızca birkaç bölüm gezebilmiş olmama rağmen görevliler müzenin kapanacağı uyarısını yaptılar. Girişte yaptığım mızmızlığın aynını şimdi de çıkmamak için yapıyorum. Türkiye’de o kadar müze gezmeme rağmen hiçbiri bende böylesi bir hayranlık uyandırmamıştı.

DÖNÜŞ YOLU

İngiltere çok renkli bir ülke. En kenar kasabasında dahi üç beş farklı milletten insanla karşılaşabilirsiniz. Londra’daysa birkaç dakika içinde 10-15 farklı milletten insanla karşılaşabilirsiniz. Kimi yerlerde biranın suda ucuza satıldığına şahit olsam da İngiltere’nin aşırı pahalı olduğunu söyleyemem. Eğer Türkiye’de kazanılan parayı İngiltere’de harcıyorsanız işte o zaman İngiltere pahalı gibi oluyor. Zira 1£ =2.7
na karşılık geliyor. İngilizler tarihi dokuyu korumuşlar. Buna yalnızca Londra’da değil ülkenin genelinde de dikkat etmişler.

Geneli Primark’tan alınmış ufak hediyelerden ve Londra kitapçılarından alınmış kitaplardan oluşan valizim patlarcasına dolu. Daha önce tecrübe edinmiş olsaydım buraya gelirken boş valizle gelir ihtiyaçlarımı buradan alırdım. Valizin ağırlığı beni tedirgin etse de şimdiden sonra yapacak birşey yok. Metro durağına kadar güç bela taşıdığım valizi asansörü kullanarak aşağı indiriyorum. Başladığım yer olan Heathrow havaalanına giderken geldiğim günden bugüne yaşadıklarım geliyor aklıma. Ben bu düşünceler içerisindeyken kendimi check-in kuyruğunda buluyorum. Valizimi tartılması için platformun üzerine koyarken görevli “öğrenci misin” diye soruyor. Ben de hukuk öğrencisi olduğumu söyleyince görevli gülümseyerek “bu çanta o yüzden mi bu kadar ağır” diye sorunca ben de fırsattan istifade İngiltere sınırları içinde konuştuğum son ingilizle ayaküstü birkaç dakika sohbet ediyorum. Bu muhabbet görevlinin valizin fazlasını görmezden gelmesini sağlıyor. İşlemleri tamamlayıp uçağa doğru giderken geldiğim gün pasaport görevlisinin sorusu karşısında nasıl da tutulduğum geliyor aklıma:)

RUMUZ: GEZGİN SEZGİN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir