Dozunda Hayat

Dozunda Hayat

Ahsen-i takvim üzere yaratılmış insan her asırda anlaşılmaya çalışılmış, üzerinde araştırmalar yapılmış fakat tasvir ve tarifler hiçbir zaman tam olarak yerini bulamamış, her daim açıklanamayan, mahiyeti tam olarak bilinemeyen gizemli konular kalmıştır. Her devirde insan ulaşılabilecek en üst bilgiye ulaştığını sansa da tarih ve zaman bu algının değersiz bir yanılsama olduğunu ortaya koymuştur. İçinde yaşadığımız çağda insan, tarif etmekten öteye taklit etmeye uzanan bir yol çizerek bu uğurda hayli gayret göstermiştir. 150 gr ağırlığındaki böbreğin süzdüğü kanı süzebilmek için bir oda dolusu cihaz, insan beyninin yaptığı işlemlerin milyonda birini yapabilmek için türlü makinalar, hafızamızın milyarda birinde depolanan bilgiyi depolayabilmek için sayılamayacak büyüklükte bellek sistemleri, akciğerlerin taşıdığı havayı tutabilmek için stadyumlar kadar alan gerektiği görülmüştür. Yüzyıllardır bilim adamları tarafından insan bedeni ve özellikleri modellenmeye çalışılsa da gelişen tüm teknolojik imkânlara rağmen bağışıklık sistemi ne tasvir edilebilmiş ne de taklit edilebilmiştir. Hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz bu sistem, insanı diğer varlıklardan ayıran en gizemli özelliklerinden biri olmaya devam etmektedir.

Her bir ilaç piyasaya sürülmeden önce türlü türlü laboratuvar testlerinden ve ardından zorunlu hayvan deneylerinden geçmektedir. İnsan üzerinde kullanılacak her bir medikal ürün ancak tüm bu aşamaları başarıyla geçebilirse insanlar üzerinde denenebilme şansını elde eder. On binlerce bileşik içerisinden elenen ve milyon dolarlık yatırımlarla tasarlanan o bir molekül ilaç maddesi tüm bu aşamaları başarıyla geçse dahi bilim adamlarının ve cihazların cevabını hesaplayamadığı ancak insanlar üzerinde kullanıldığında görülebilecek bir sorun vardır: bağışıklık sisteminin yanıtı. Tüm o debdebeli araştırmalara ve milyon dolarlık yatırımlara rağmen en az 15 yıldır üzerinde çalışılan moleküllerin %90’ı insan deneylerinde başarısız olur. Çoğu bağışıklık sistemi tarafından bertaraf edilir ya da bir kısmı bağışıklık sistemini devreye sokarak vücutta iç savaşa sebep olur. Bu muntazam sistemin nasıl çalıştığı ve nasıl yenileceği hâlâ tam olarak anlaşılamamaktadır. Laboratuvarlarda üretilen hiçbir ilaç, insan vücudunda bağışıklık sistemi tarafından üretilen savaşçı moleküller kadar etkili değildir. Yakın zamanda şahit olduğumuz COVID-19 hastalığına yakalanıp iyileşen insanların kanından bu molekülleri alarak diğer hastalara enjekte etmek suretiyle onları da bu doğal ilaçlarla tedavi etme yöntemi, bunun en yakın ve doğal göstergesidir. Bağışıklık sistemimizin önemini daha derinden anladığımız bu günlerde, hemen hemen her yerde bu sistemi güçlendirmeye dair tavsiyeler ve bağışıklığı zayıflatan etkenlere dair uyarılar almaktayız. Peki, bu nasıl olabilmektedir?

Bağışıklık Sistemi Nasıl Güçlenir ve Nasıl Zayıflar?

Bağışıklık Sistemi Nasıl Güçlenir ve Nasıl Zayıflar?

Her şeyin çiftler hâlinde yaratıldığını bildiğimiz dünyada, tek kalmak sorundur. Atomun etrafında yer alan elektronlar dahi çiftler hâlindedir. Ne vakit bu elektronlardan biri tek kalır -ki bu atoma artık serbest radikal denir- serseri mayın gibi etrafına saldırır ve başka atomlardan elektron kopararak kendi elektronlarını çiftlemek ister. Tahmin edileceği üzere her bir serbest radikal başka atomlara saldırarak onlardan elektron koparır ve onları serbest radikal hâline dönüştürdüğü sonu gelmez bir zincir reaksiyonu başlar. Bu reaksiyonlar hücrede hasar meydana getirir ve bu mutasyonlar kontrolsüz hücre çoğalması ile kansere kadar gidebilir. Bu saldırgan moleküller vücutta arttıkça hastalık ihtimali de artmakta, bağışıklık sistemi zayıflamaktadır. Bu serbest radikallerin sürekli başka moleküllere saldırıp onlardan elektron çalma isteğine “oksidasyon reaksiyonları” denir. Peki, bağışıklık sisteminin buna bir cevabı yok mudur, elbette vardır. Antioksidan dediğimiz yani oksidasyonu önleyici maddeler burada devreye girer. Bunlar fedai maddelerdir. Serbest radikallerin karşısına geçip âdeta “onu bırak beni al” diyerek bu kötü niyetli moleküllerin hücrelere saldırmalarını önlemek için kendilerini feda ederler. Saldırganlar dediğimiz oksidasyona sebep olan ‘serbest radikaller’ de, fedailer dediğimiz oksidasyonu engelleyen ‘antioksidan’ maddeler de vücudun normal işleyiş sürecinde denge hâlindedir. Sıkıntılı olan durum, bu dengenin bozulup serbest radikallerin artmasıdır. Bu durumda hastalık, yaşlanma, tümör oluşumu gibi olumsuzluklar meydana gelir.

Vücudumuzda serbest radikal oluşumunu artıran etkenler vardır; sigara, katkı maddeleri, hava kirliliği, bazı ilaç tedavileri, radyasyon ve son günlerde şu çok konuşulan stres… İşte tüm bu etkenler serbest radikal oluşmasına sebep olarak dengeyi bozar ve bağışıklık sistemini zayıflatır. Elbette bu saldırganlarla savaşan, antioksidan maddeleri artıran birtakım etkenler ve yiyecekler de vardır; düzenli egzersiz, meyve ve sebze tüketimi, vitaminler ve yine son günlerde çok konuşulan C vitamini gibi… İşte tüm bu maddeler de antioksidan kapasitemizi artırarak bağışıklık sistemimizi destekler ve hastalıkların üstesinden gelmemize yardımcı olur. Öyleyse bağışıklık sistemini zayıflatan her şeyden uzak duralım ve bağışıklık sistemini güçlendiren her şeyi de bolca kullanalım! Yapabilir miyiz?

Hayır!

Azı Karar Çoğu Zarar

Azı Karar Çoğu Zarar

Atalarımızın “Azı karar çoğu zarar” sözü pek çok alanda olduğu gibi tıbben de çok yerinde bir sözdür. Meseleyi iki açıdan ele almak gerekir.

Birinci mesele; çok olanın zararlı olmasıdır. Faydalı olan bir şeyin dahi fazla tüketilmesinin sağlığa zararlı olduğunu bilmeyen yoktur. Hiçbir zararı olmadığını düşündüğümüz su bile fazla tüketildiğinde hücreleri şişirip patlamasına neden olur. Her şeyin fazlası kendi cinsine göredir. Bu minvalde eczacılığın temellerini atan şu ünlü sözünü de zikretmek gerekir: “Zehiri ilaçtan ayıran dozudur.” Batı doz ayarını Paracelsus amcalarından öğrenmiş olabilir fakat bizim Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin 14 asır önceki “Vasat Ümmet olma” çağrısından biz bunu anlamıştık, anlamalıydık zaten. Mubahlarda bile aşırıya gitmekten sakındıran dinin mensuplarına “C vitaminini de itidalli kullan” demeye gerek var mıdır? Evet, C vitamini hastalıkları önlemeye yardımcı olduğu gibi aşırı dozu da kansere sebep olur; tıpkı her şeyin fazla dozunun zehir hâlini aldığı gibi. Belli bir dozdan sonra su dahi zehre dönüşür. Etrafımızı zehirlerin, toksik kimyasalların sardığı bu devirde bu ibareyi tersten okumak da işimize yarayacaktır.

İkinci mesele; az olanın kararlı olmasıdır. İlacı zehirden ayıran dozudur, derken zehirleyen dozdan düşük miktarlardaki zehirden ilaç olarak faydalanabileceğimizi de görmekteyiz. Zararlı olan şeylere zarar vermeyecek dozda maruz kalmanın, faydaya vesile olabileceğini biliyor muydunuz? Nasıl mı? Biraz önce bahsettiğimiz bağışıklık sistemini hatırlayalım: serbest radikaller ve antioksidanlar cephesi. Bağışıklık sistemi öyle bir nimet ki âdeta ‘beni öldürmeyen acı beni güçlendirir’ demektedir. Yani dengeyi bozacak dozda olmayan bir serbest radikal oluşumu, bağışıklık sistemini uyararak daha fazla antioksidan üretilmesine ve bağışıklık yanıt oluşmasına sebep olarak bağışıklık sistemini güçlendirebilir. Kaldıramayacağınız kadar ağır bir yük birden elinize verildiğinde kol kaslarınızın kopmasına sebep olabilir. Fakat azar azar ağır yükler kaldırmanın kol kaslarını neden geliştirdiğini ve sonrasında kaslarımızın nasıl ağır yük kaldırabilir hâle geldiğini düşünmüş müydük? Şifre belli, öldürmeyen acı güçlendirir. Aşılanmanın mantığı da bu değil midir? Zayıflatılmış ya da öldürülmüş virüs vücuda enjekte edilir. Bu virüs hücrelerimizi öldürecek güçte değildir fakat onları uyarır, bağışıklık sistemimiz teyakkuza geçer ve ona karşı antikorlar üretir. Böylece ileride bu virüsle karşılaşıldığında onlarla vuruşacak askerler çoktan hazırdır. Bu minvalde bakıldığında düşük dozlar yani öldürmeyen acılar bağışıklık sistemini güçlendirmektedir; düşük doz radyasyon, stres, toksik kimyasallar hatta azılı katil arsenik bile… Peki, tüm bunlar ne demektir, insanı az da olsa sigara içmeye mi sevk eder? Elbette hayır! Tüm bunlar rahmet demektir. Biz radyasyonla münasebetimize, evimize giren gıdaların katkı maddesiz olmasına, sigara dumanı solumamaya, plastik kullanmamaya dikkat etsek bile ne kadar kaçabilmekteyiz? Eğer sağlıksız şeylerden tamamen uzak durmamız gerekseydi bunu ne kadar başarabilirdik, ne kadar başarabiliyoruz? Evimizde kaçtığımızdan sokakta, komşuda, işte, akrabada %100 kaçmaya devam edebiliyor muyuz? %100 bir korunma gerekse idi sosyal bir varlık olan insanın mağaraya çekilmesi gerekirdi fakat bizden istenen bu değil, çok şükür de böyle bir kaçış gerekmiyor. Rabbimizin yarattığı muntazam sistem; sen evinde ocağında çoluğuna çocuğuna dikkat et, komşuda ikram edilen katkı maddeli yemek, sokakta soluduğun duman, etrafındaki insanların kullandığı kimyasallar, kaçamadığın plastikler, ortak hayatlar size bağışıklık olsun, diyor. Ama biz de dikkat etmez hem içerde hem dışarıda uzun süreli olarak maruz kalırsak o zaman dozu aşarak sistemimizi zayıflatacak darbe almış oluruz. Yıkıcı darbelerden ve sürekli maruziyetten uzak durmak gerekir. Tedbirler alındıktan sonra ise bizim müdahalemiz dışında maruz kalınan durumlar; az bir miktarda ise bağışıklık sistemimizi güçlendirebilir, belli bir düzeye kadar da bağışıklık sistemimiz tarafından bertaraf edilebilir. Bu noktada etrafımızı saran tüm bu kimyasallara, toksik maddelere, kirliliklere, radyasyona, katkı maddelerine karşı tedbir almalı fakat evhamlı olmamalıyız.

Yaratılışında karşılaştığı zorluklarla daha da güçlenmeye programlanmış olan insanoğlu, fizyolojisinde var olan bu mucizeyi psikolojisinde de bulmalıdır. Modern hayatın getirdiği zorluklar karşısında sürekli stres altında olduğumuzu hissetmek bizi daha zayıf mı kılar yoksa bu zorluklar da bizi güçlendirmek için midir? Evet, stres de vücutta serbest radikal oluşturarak oksidasyona sebep olur, yaşlanmayı hızlandırır ve bağışıklık sistemini zayıflatır. Fakat bunların hepsi dozun aşıldığı zamanlar için geçerlidir. Aksine dozunda yaşanan stres bağışıklık sistemini güçlendirdiği gibi insanı da üretkenliğe sevk eder. Nasıl mı?

Bir sonraki yazıda bu konuyu konuşmak üzere…

Sağlıcakla kalın.

0 Yorum

Bu içerik ile ilişkili bir yorum bulunmamaktadır.
Yorum Yap