Arama Kelimenizi yazıp Enter'a basınız.

Gönül Bağımız Kopmasın

O.

Rasulullah.

Allah’ın elçisi.

Peygamber.

Kutlu mesajın taşıyıcısı.

Efendimiz.

Hayatımızın ufuk çizgisi. Hep kendisine koştuğumuz. Yaklaştıkça önümüze yeni insanlık ufukları koyan. Ömür boyu O (s.a.v.) olmak için koşacağımız.

Önderimiz.

Rehberimiz.

Yol klavuzumuz.

Gönül ışığımız.

Çerağımız.

Siracı münirimiz.

Allah’a çağıranımız.

Arındıranımız.

Hikmetle buluşturanımız.

Hazreti Muhammed.

Sallahü aleyhi ve sellem.

……

Gönül bağımız kopmasın!

Gönül bağı.

Sufilerin “Rabıta” dediği şey.

İçinde yaşadığımız bütün şartları aşıp, gözümüzü, elimizi, ayağımızı, dimağımızı ve gönlümüzü dünyevi alakalardan koparıp, aynı iklimi teneffüs etmeye yöneldiğimiz bir ruhi kıvam hali.

Bir hal transferi iklimi.

Bir gönül sofrası. Bir hasret şöleni. Bir vuslat şöleni. Arayı arayı izini bulma, izinin tozuna yüzünü sürme gayreti.

Gönül bağı.

Kendine güzellikleri taşıma atmosferi.

Özleme, arama, onu boy aynası olarak gördüğünde, ya da yanyana durduğunda kendindeki eksikliği farketme, hal transferine müsait bir ruh kıvamına yönelme ve bebeğin anneden süt emmesi gibi arı – duru şahsiyet ölçüleri taşıma.

Rasulullah (s.a.v.) ile gönül bağımızdan bahsediyoruz.

“Gönül bağımız kopmasın” diyebilmemiz için önce bir bağımızın olması lâzım.

O’nun bizim için özel bir anlamının bulunması lâzım.

Elini tutuyor olmamız lâzım.

Bağımızın farkında olmamız lâzım.

Elimizin O’nun elinin içinde olması lâzım.

“Rasulullah bizim neyimiz olur?” sorusunun tereddütsüz cevabı “Hayat rehberimiz” olması lâzım.

Sonra bağımızın gönül bağı olması lâzım.

Mekanik bir bağ değil yani.

İçimizde hissettiğimiz, kılcal damarlarımıza kalbimizden kan pompalanır gibi, hayatımızın en kuytu alanlarına ulaşan bir hayat iksiri gibi… Candan aziz tutulacak bir varlık halinde.

Sonra, kopma kaygısı taşımamız lâzım.

Dünyaya bakmamız, kendimize bakmamız, bir vahşi cangılın içinden geçiyor gibi, ins ve cin şeytanlarının oluşturduğu günah badirelerini aşarak, gözlerimizdeki – gönüllerimizdeki perdeyi kaldırarak, kulaklarımızı O’ndan gelen sesleri duyacak ölçüde kirlerden ardındırarak, ellerimizin kirlenmemesine, O’nun elini tutacak nezahette olmasına itina ederek, ayaklarımızın O’na varmasına mani olan prangaları sökerek, tuzakların farkına vararak, yere kapaklanmamak için her türlü hassasiyeti kuşanarak…

“Ya düşersem” diye bir yürek çarpıntısı ile, “Ya yolda kalırsam” diye titreyerek, “Ya yeryüzünü kaplayan bu Şeytan cangılında her parçam bir yere savrulursa” diye içimizi kavuran bir kaygı ile, O’ndan kopuşu, hayat damarlarımızın kesilmesi ile eş tutarak…

Daha sıkı sarılmamız lâzım ellerine. Yüreklerimizi daha derin bağlarla merbut hale getirmemiz lâzım.

Asla kopmamalıyız, kopmamalıyız, kopmamalıyız.

Gönül bağımızı zayıflatmamalıyız. Ve kopma riskine sürüklememeliyiz.

Gönül bağını diri tutabilmek ise, bir gönül eğitimi meselesidir.

Onu başarmamız lâzım öncelikle.

Öyle bir gönül mektebinin içinde olmamız lâzım.

Sufiler, “Rabıta” eğitimi ile, insanı hep bir iyiler, salihler, sadıklar, Allah dostları, Peygamber yaranı ile içiçe, yanyana, aynı halkada, aynı iklimde, aynı kalb sofrasında, aynı aynileşme potasında, aynı hal transferi ameliyesi içinde bulundurmaya gayret ediyorlar.

Bu eğitim süreci içinde kalbler sanki Rasulullah sallalahü aleyhi ve sellemin muazzez kalbine raptoluyor, oradan süt emiyor, oradan asırları, nesilleri aşan tam bir kalb yolculuğu ile bizim kalblerimizi besleyen bir ana kaynak haline geliyor.

Böyle bir insan, kalbinin farkında olan insandır, kalbini yoğurma azmi taşıyan insandır, kalbin “Allah zikri”nin hakim olduğu bir iklimde en sıhhatli şekilde yoğrulabileceği bilgisine sahip olan insandır.

Böyle bir insan, Allah Teala’nın insanın, hatta tüm alemlerin önüne üsve-i hasene, en güzel örnek, rahmet önderi olarak koyduğu Hazreti Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellemi gözünden asla ırak tutmayacağı bir çerağ olarak görür ve gözünü, gönlünü O’ndan ayırmamaya gayret eder. İzi kaybetmemeye, şaşırmamaya, başka izlere yönelmekten kaçınmaya itina eder.

Fuzuli Su Kasidesi’nde ne der?

“Hâk-i payine yetem der ömrlerdir muttasil

Başını taştan taşa urup gezer avare su”

Su, O’nun ayağının tozuna erişebilmek için ömürler boyunca başını taştan taşa vurup gezmektedir.

O su gibi olmak.

Ya da Hazreti Mevlana gibi;

“Canını hak-i reh-i Muhammed-i muhtar olma”ya adamak…

Bütün bunlardan sonra sıra, gönül bağımıza bakmaya geldi. İrtibatlar sağlam mı Rasulullah ile? Bütün farklı irtibatlarımız, O’na olan bağlılığımız ile ahenk arzediyor mu?

Ne dersiniz, O’nun yetiştirdiği ve O’nun muazzez şahsiyetinden en çok güzellik taşıyan ilk İslam nesli ile, mesela Hazreti Ebubekir ile yanyana durduğumuzda ayniyetlerimiz ne kadar, farklarımız ne kadar? Ne dersiniz, ne kadar var bizde Rasulullah’ın izdüşümü?

“…Sen onların içinde iken, Allah onlara azap edecek değildi.” (Enfal, 33)

İçimizde Allah Rasulü’ne bağlılığı hep diri tutmak, farkları en aza, en aza indirme gayreti içinde olmak ve Rabbin azabından kurtulup, rahmetine sığınmak…

Dünya imtihanını başarmak.

Rabbimiz başarmayı nasib etsin. Amin.

| Ahmet Taşgetiren – Altınoluk Dergisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir