Arama Kelimenizi yazıp Enter'a basınız.

Gürcistan Günlüğü

Uzun süreden beri tez çalışması yapıyorduk, yorgunluğumuzu atmak, enerji tazelemek için arkadaşım Aygerim’le yola koyulduk. Rotamız Gürcüstan. Arkadaşım Aygerim’in babaannesi Gürcistan’ın Batum şehrine yakın Sameba köyünde yaşıyordu. Gürcistan’ın karayolu sınırı Sarpi’yi geçtikten sonra hiçbir yerde mola vermeden köy yoluna koyulduk. Batum, Kobuleti şehirlerinin üstünden geçerken etrafıma bakmaktan alıkoyamadım kendimi. Mevsim bahar, yer Gürcistan olur da manzara görkemli olmaz mı?! Sol tarafımda zarif ve çekici Karadeniz, sağ tarafımda ise büyüleyici bir güzelliği ile boylu boyuna uzanan yemyeşil ağaçlar ve onlara adeta kuçak açan dağlar vardı.. Mühteşem manzara… Doyum olmuyordu. Köye gelene kadar bu görünüm hiç değişmedi. Dağ ve ormanın ortasına dağılarak kurulan Sameba köyündeki evin ikinci katından izlediğimiz günbatımının güzelliğini kaydetmeye profesyonel makine bile yetersiz kaldı.

Gürcü ailesinin sıcak, samimi karşılaması, ninenin torununu görüp özlem gidermesinden sonra Gürcü sofrasına yerleştik. Özel soslu, cevizli tavuk eti, Gürcülere ait peynirli ekmek-haçapuri, ninenin kendi elleriyle yaptığı kaymak, fasulye yemeği, lobiya… Lezzetli mi lezzetli, tatlı mı tatlı… Yemeğe bütün sevgisini, özlemini katmış gibiydi babaannesi…

Yemekten sonraki çayın tadı… Abartmıyorum, hayatımda ilk kez bu kadar lezzetli çayı o gün içtim. Elde toplanmış, kurutulmuş çayın lezzeti bir yanda, kokusu başka güzeldi. Bizim ülkede de Gürcü çayı meşhurdu bir zamanlar. Unutmadan söyleyeyim, kaç senedir tadını unuttuğum çileğin gerçek lezzetini de burada hatırladım. Şehirden satın aldığımız plastiğe benzer çileklerle bundan sonra damağımız teselli bulur mu acaba? “İşte hep doğal ürünlerle besleniyoruz, bu yüzden uzun yaşarız” diyerek uzun süren yaşamlarının sırrını övünerek açıklıyordu, yerliler. Gerçek tattan bahsetmişken şunu da unutmayayım, gül kokusunu da ilk kez Gürcitan’da hissettim. Isparta’ya gittiğimde arkadaşlarım gül suyu sipariş ederlerdi, takılırdım onlara, gülün kokusu mu olur diye. Yanılmışım, gülün kokusu olurmuş efendim!…

Gürcistan’ı sıcak bir aile ortamında ziyaret etmek oraya olan hayranlığımı ve sempatimi daha çok pekiştirdi. Ülkemin yaşam tarzı, doğası, iklim koşulları bakımından epeyce farklılık gösteren burayı kesfetmek için ertesi gün Batum’e yol aldık. İstanbul-Gebze arası mesafe kadardı köy ve şehir arası. Minibüse Türk parasıyla yaklaşık elli kuruş ödeyerek yolculuk yaptık. İlk ulaştığımız yer Kobuleti şehriydi. 18 bin nüfüsü var Kobuleti sahiliyle ünlüymüş. Köyden çıkar çıkmaz kimliğimizi merak edenler nereli olduğumuzu soruyordu. Kazakistanlıyız deyince yüreklerinde beliren sıcaklık yüzlerine yansıyor, Sovyet zamanında Kazakistan’ın falan şehrine gitmişliğim vardı diyerek kendi hikayelerini anlatmaya başlıyorlardı. Onlardan ülkemdeki duyduğum ancak gitmediğim şehirlerin, ilçelerin isimlerini duyunca şaşırıp kaldım.

Bir gün önce Sarpi sınırından geçerken Gürcistan tarafı beni ülkeye almamakta ısrar ettiğini hatırladım. Sebebini anlatmadıkları için gümrükteki en üst sorumluya başvuracaktık, ancak o zaman açıkladı. Giriş vizesiz, serbest olduğu için ülkeye gelen Orta Asyalı kadınlar geri dönmüyor ve kirli işlerle uğraşıyorlarmuş. Fakat biz Türkiye’de okuyan öğrenci olduğumuzu, arkadaşımın Gürcistan’da yaşayan babaannesini ziyarete geldiğimizi anlattıktan sonra özür dileyerek sınırdan geçirdi. Bütün Orta Asyalıların yaptıklarının faturasını bize kesmek istemesi üzdü tabi ki ve gezmeye de heves kalmamıştı. Sınırı geçtikten sonra bizi karşılayan arkadaşımın ailesi bu üzüntüyü hemen unutturdu. Bu aksiliğin dışında Gürcü halkını çok sevdim!

Kazaklar kendini dünyanın en misafiperver milleti zanneder, Türkler de öyle, ama Gürcüler de az konuksever değillerdi. Köyden şehre giderken minibüstekilerle sohbet ettik. Yolun üstünde bulunan evine uğrayan şoför bize bahçesinden gül getirdi. Yukarıda anlattığım gerçek gül kokusunu işte burada almıştım. Kullandığımız telefon hattı çalışmayınca bir günlüğüne iletişimden uzak kaldık. Şehir merkezine iner inmez internet cafe aradık. Bulduğumuz internet cafedeki adam tüm ısrarlarımıza rağmen misafir olduğumuz için bizden internet hizmeti için ücret almadı.

Gürcistan’a gelmeden önce ülkenin bu kadar farklı olacağı aklımdan bile geçmemişti. Sovyetler Birliği’nden ayrılan ülkelerin yaşam tarzının, mimarinin özgün ve alımlı yapılara rastlayıncaya dek aynı olacağını düşünüyordum. Eski Sovyet kalıntıları da yok değildi tabi. Bazı caddelerde o döneme mahsus kibrit kutusu gibi yapılara rastlamak mümkün. Kimi kısımlarında apartmanların arasına ipler sererek asılmış çamaşırlar, şehiri çirkinleştiren görüntülerden biriydi. Üstelik zeminden 5-6 metre uzunluğundaki iplere çamaşırları nasıl asabilmiş orasını merak ettim açıkçası. Kahverengi binanın yanından geçerken tiyartro binasıdır kesin diye düşünmüştüm, yanılmamışım. Opera tiyatrosu binasıymış. Bütün Sovyet ülkelerinde tiyatro binasının yapısı ve rengi aynı. Puşkin caddesi, Lenin caddesi gibi bazı caddelerin ismine de eski dönemin kalıntıları veya Sovyetler’den dağılan bütün ülkelerdeki ortak yön demek mümkündür.

Bazı caddelerse Avrupa’da geziyormuş hissi bırakıyordu. Son derece farklı. Pek çok bina bana nedense Prag’ı anımsattı. Deniz kenarında bulunan DNA bağına benzeyen Gürcünün 34 harfiyle süslenen Alfabe isimli 130 metrelik küle bina üstündeki yumurtaya benzer yapısıyla bizim başkent Astana’daki Bayterek binasını anımsatıyordu. Üstündeki yumurta tarzı camdan yapılmış berrak yuvarlak mekan kafeyi, observatuarı, telestüdyoyu barındırıyormuş. Bunların karşısında Radisson hoteli bulunuyordu, o da şehirdeki mimarisi değişik, görkemli binalardan biri. Sahile doğru ilerlerken ters çevirilmiş restorant, denizdeki salyangoza benzeterek yapılmış nikah sarayı, ters çevirilmiş süt şişesine benzeyen adalet sarayı gibi çeşitli binalarla ve örümcek ağına benzeterek yapılmış çocuk oyun alanıyla karşılaşmak mümkün. Karayolu sınırı Sarpi’nin de gümrük binası değişik mimarisiyle dikkat çekiyor. Yerliler Adalet binasını ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un çok beğendiğini, teknoloji harikası dediğini övgüyle anlatıyor. Şişenin ters çevirilmiş olması adaletin toprağa dökülerek herkese eşit dağıtılması anlamına geliyormuş. Bizi gezdiren, arkadaşımın yeğeni Nanako ters çevirilmiş restorantın yanından geçerken içinin de dışı gibi ters yapıldığını söyledi. Hatta avizelerin bile zeminde yerleştiğini duyduğumuzda görüntüsünü kafamızda canlandırmak çok enteresan geldi. Çoğu şehirde görebileceğiniz saat kulesi bu kentte de mevcüt.

Şehirdeki binalar gibi fiskiyeler de farklılık gösteriyor. Dans eden, geceleyin çeşitli renge bürünen modern fiskiyelerle birlikte mitolojik fiskiyeleri de görmek mümkün. Bunlardan bir tanesi Avrupa meydanında üstünde Neptun heykeli bulunan fiskiyeydi. Bu mitolojik çeşmenin karşısındaki rengarenk evlerin birinci katı hediyeler mağazasıydı. Fiyatlar biraz tuzlu gibi geldi ve başka yerden ucuzu bulacağız umuduyla hiçbir şey satın almadık. Şehrin başka bölgesinden hediyelik eşya alacak yer göremedik ve bu sefer geziden istisnai bir durum yaratarak hediyeden yoksun döndük.

Batum’un ülkemi andıran hususiyetlerinden biri de demir yollarının hala aktif olarak kullanılıyor olmasıydı. Eski Sovyet döneminden miras kalan demir yolları konfor vadeden trenleriyle bütün eski Sovyet ülkelerinde hala ana ulaşım aracı olarak hizmet vermektedir. Türkiye’deki durumun aksine Sovyetler’den dağılmış başka ülkeler gibi burada her sektörde erkeklerden daha çok kadınların çalıştığını görmek mümkündür.

Orta Asya’daki gibi Rus dilinin hakimiyeti hiç hissedilmiyor burada. Ukrayna’dan, Rusya’dan gelen turistlerin dışında kimse Rusça konuşmuyor. Ancak Rusça konuşulduğunda yerli halk Rusça karşılık veriyor onun dışında hep kendi dilleriyle konuşuyorlardı. Arada bir Türkçe de kulağımıza çalındı. Yerli halk Türkçeyi de anlıyor, hatta bazı mağazalar ve gümrükteki elemanlar epeyce iyi Türkçe konuşuyorlardu. Yer yerde Azerbaycan bayrağını görmek mümkün. Yani orada Azerbaycan etkisi hissediliyor diyebiliriz.

Bizim gittiğimiz dönem Paskalya bayramına denk gelmişti bu yüzden sokakta Türkiye’deki Kurban bayramı telaşı gibi Paskalya telaşı hissediliyordu. Kiliselerin etrafı da kalabalıktı. Caddelerde iştah açan börekler görsek de hepsinin içinde domuz eti olduğundan yiyemedik. Sora sora dana etinden yemek yapan lokanta bulduk. Türk lokantalarının dışında dana etiyle yemek yapan tek yer orasıydı. Yediğimiz Hinkali isimli yemeği Orta Asyalıların buharda pişmiş dolma mantısına benziyordu ama bu suda pişiriliyormuş. Ayrıca peynirli, yumurtalı Acar haçapurisinin tadı yiyenleri son derece memnun ediyor, lezzeti çok hoş. Gürcülerin Tarhun isimli gazlı limonatası da Orta Asya’da oldukça meşhurdur. Yerinde tatmak bambaşka tabi. Bunların yanı sıra pazardan Türkiye’deki cevizli sucuk gibi çurçhella isimli sucuğu görebilirsiniz ancak Gürcüler çevizin dışını üzümün koyu suyuyla kaplıyormuş. Fark ettiğim kadarıyla çoğu Soviyet ülkelerindeki gibi, burada da AVM sistemi hala yokmuş. Pazarlar Türkiye’deki gibi haftada bir gün kurulmuyor, her gün çalışıyor. Genelde yurtdışındayken yabancı olduğumuz için bir eşyayı pazarlık yaptığımız halde kendi pahasından iki katına alırdık ve buna artık alışkındık. Gürcistanda böyle bir duruma hiç rastlamadam. Pazarlarında bile yerlilerle aynı fiyata alış veriş yapabildik.
Yukarıda ulaşım ucuzluğundan bahsetmiştim, kalacak ekonomik yer bulmak da pek zor sayılmaz. Şehir içinden 30-40 liraya otel bulmak mümkün, sahil de şehir merkezinden pek uzak değil. Sahil derken, buradaki sahilin kumlu değil taşlı olduğunu söylemek mümkün ama taşlar da ayağa batmadığı için pek rahatsız etmiyordu. Avea hattı orada Geocell’e otomatik olarak dönüştü ve açıktı, mesaj gelebiliyordu fakat çağrı gelmiyordu. Bu yüzden 6 Lariye yerli hat satın aldık. Bizim gittiğimiz tarihlerde 1 Gürcü Larisi 0,89 Türk Lirası tutuyordu. Kobuletti’de para bozdururken dövizdeki eleman bile ‘‘Eğer çok bozduracaksanız, Batum’dan bozdurun, orada 0,90’a bozdurursunuz,daha karlı çıkarsınız’’ diye yardımda bulundu. İnsanlarının cana yakın ve yardım sever olduğunu yukarıda da anlatmıştım. Artık şaşırmadım. Sırf teşekkür ettim ve tavsiyesini uygulamaya koyuldum. İletişim ucuzdu. Yurtiçindeki telefon operatörlerine ve bazı Sovyet ülkelerine mesaj atmak 0,01 lariyeydi. Konuşmak da o kadar pahalı değilmiş.

Genelde Kavkaz, dağ halkarından heyecanlı, hareketli ve yeri gelince kavgacı olarak bahsedilir ama bizim gittiğimiz yerdeki insanlar son derece sakinlerdi. Sokakta asabiyet gösteren tek kişi bile görmedim. Yerli halk işsizlik oranının yüksek olduğunu söylese de bana halkı kendi hayatından memnun, şükreden bir millet izlenimini bıraktı. Ayrıca şehirde hiç dilenci görmediğimi de eklemeliyim.

Türkiye gibi buranın da futbolla nefes alıp verdiği belli oluyor. Köyde de çocukların futbol oynamaları için güzel sahalar yapılmış. Saha da küçük Messilerle, Ronaldularla doluydu. Batum’da gezerken Türk takımının formasını, şapkasını taşıyanları görmek mümkündü. Alman takımları Dortmund, Bayern Münih tişörtüyla gezenler de var, mesela Türkiye’de ben kendim pek görmemiştim Alman formasını sırtına geçirenleri. Benfica-Fenerbahçe maçı sonrası sırtına Fener forması geçiren Türklerle birlikte, Galatasaray şapkasını, formasını giyen Gürcülere rastlayabildik. Futbol konusu açıldığında ‘‘Bizim Şota Arveladze Türkiye’de Kasımpaşa’yı çalıştırıyor’’ diye övgüyle bahsediyor yerli erkekler.

Benim gittiğim tarih Fenerbahçe’nin Avrupa Kupası yarı finalinde Benfica sahasında rövanş maçı oynadığı döneme denk gelmişti. Türkiye’den saat farkı bir saat, dolayısıyla saat 22.45’te kanalları karıştırarak maçı aradım. Maç ararken bir televizyon kanalından İspanyol dizisini gördüm. Tanıdık eski bir diziydi. Küçüklüğümde ülkemde Brezilya, Arjantin ve İspanyol dizileri çok büyük ilgiyle izlenirdi. Gürcüce seslendirilmiş az önceki dizi benim çocukluğumu hatırlattı. Bunu görmüşken yerlilerden Türk dizileriyle aranız nasıl diye sordum. Çünkü ülkemde Türk dizilerinin izleme rekoru kırdığını, yediden yetmişe herkesi ekran başına kilitlediğini biliyordum. Arkadaş bir Türk dizisinin izlendiğini ama ismini hatırlayamadığını söyledi. Gerek yurtiçi, gerekse yurtdışında hala izlenme rekorunu kimseye devretmeyen Kurtlar Vadisi dizisinin Polat Alemdar’ını tanımıyormuş. Demek ki Türk dizisi Arap ülkeleri ve Orta Asyaki gibi ilgiyle izlenmiyor burada.

Dağların arasına yayılmış evler, cennet bahçesi gibi mis kokulu, yemyeşil ağaçlar ve dağın tepesinden akan nehir benim gibi bozkırda yetişen birisi için değişik bir iklim, doğa güzelliği ve farklı bir yaşam tarzıydı. Son günümüzü köyü keşfetmek için saklamıştık. Hafif yağmur yağıyordu. Yola koyulduk. Bahar köyde bambaşka güzelmiş. Köyü gezerken yolu kapatmış bir arabaya rastladık. Köylüler beyaz çiçekleri olan ağaçın dallarını koparıyordu. Neden koparttıklarını sorduğumuzda bu çiçeğin akasya olduğunu söylediler. Gülünden içki yapacaklarını aktardılar. Böylece adını çok duyduğum ama hiçbir zaman göremediğim akasyayı da görmüş ve kokusunu almış oldum. Kokusu müthiş!… Fakat yerlilerin onu dalıyla koparması hoşumuza gitmedi ve uyardık, yine de yapmaya devam ettiler. Kahkaha atarak gezmekte olan hepimiz aniden susarak yolumuza sessizce devam ettik. Herkes iç sesini dinlemekle, doğayla iç içe olmakla meşgul iken ben de hem seyahatte hem yağmurun altında olduğumuzu fırsat bilerek dua etmeye koyuldum. Eve dönerken karanlık iyice çökmüştü ve ağaçların arasından nokta şeklinde bir ışık kaynağının, havada çizgiler çizerek hareket ettiğini fark ettim. Mükemmel bir görüntüyü zihnimde doğa dışı, mucizevi olaylara bağlarken yerli arkadaşım bunun ateş böceği olduğunu söyledi. Görüntü mükemmeldi, ama fotoğraf makinesi yine kaydedemedi.

Gürcü halkı çayı kendileri yetiştirmelerine rağmen içmeyi sevmiyormuş aksine kahveyi büyük bir keyifle içiyorlar. Kahveyi zevkle yudumlayıp sohbet ederken mandalinanın olgunlaştığı vakitte yine beklediklerini, o günlerin daha güzel olacağını söyledi.
Ve geri dönüş günü de geldi…

Köydeki insanlar son zamanlarda kaybolan komşu samimiyetini çok iyi hatırlattı bize. Geldiğimiz gün hal hatırımızı sormaya gelen, gideceğimiz gün birbirinden güzel Gürcü börekleri, Paskalya kekleri pişirip getiren teyzelerin yürekleri birer pırlanta gibi ışıldayıp durdu.. Gürcü halkı dediğimde hangi güzelliği hatırlayıp anlatmalı, bilemiyorum. Her dakikası samimiyet, sevgi, kardeşlik dolu anlatılması, kağıda dökülmesi zor fakat unutulmaz bir gezi oldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir