Arama Kelimenizi yazıp Enter'a basınız.

İlk Emre İtaat Edenlere

Cahil olarak dünyaya gönderildik. İlk olarak yemeği- içmeyi, konuşmayı, yürümeyi öğrendik. Her geçen gün öğrenme arzumuz biraz daha arttı. Önce etrafımızda olup bitenleri merak ettik. Annemiz en büyük muallimimiz oldu. Merak ettiğimizi danıştık; olmadı taklit ederek öğrenmeye çalıştık. Ama zamanla kendi başımıza öğrenme isteğimiz oldu. Önce evimizde dikkatimizi çeken, yukarılarda duran ve herkesin saygı gösterdiği bir kitap oldu. Baktık ki bize yabancı harfler, biraz zor gözüktü aslında gözümüze.

Kur’an’ı Kerim’in ‘oku’ emriyle inmeye başlamasının mü’min üzerindeki bir tecellisi olsa gerekti. Ama bir ebeveyn, çocuğunun hikâyelerle dolu bir kitabı okumasına verdiği önem kadar o yabancı harflerin -aslında hayat rehberi olan kitabının harflerinin- okunmasına önem verseydi bugün bu kadar cahil kalmayacaktık. Kur’an’ımız Cebrail’in, Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme getirdiği en büyük mucize, evlerimizde önce gönüllerimizi sonra hayatımızı aydınlatan bir kitap olarak ilk emrini ‘oku’ lafzıyla önümüze çıkarıyor.

Bir mü’min Kur’an’ı karanlık bir yolda eline aldığı fener olarak göremiyorsa bu emre arkasını dönüp karanlığa gark olabilir. Ama mü’min olarak yaşama iddiası olanlar ‘oku’ emriyle başlayan bir kitabın muhatapları olduklarını bilmek zorundadırlar. Kur’an’ı Kerim’in başka hiçbir kitapta bulunamayacak bir özelliği; indiği günden beri Müslümanların yegâne kitabı olmasıdır. Mü’minler olarak biz onu okumayı ‘oku’ emrine bir giriş olarak görürüz. Çünkü aslında bize yabancı ve zor gelen alfabesi bile bizim asıl alfabemizdir. En değerli gördüğümüz kitaplar bile Kur’an’ı okuduktan sonra bir değer kazanmak zorundadır.

Kur’an kütüphanemizde en üst rafta durduğu gibi başımızın da tacıdır. Çünkü Efendimiz’in Kur’an üzerinden dağlar gibi müjdeleri vardır. ‘Oku’ emrine muhatap olan mü’minler olarak kitapsız kalmayı kabul edemeyiz. Evlerimizde bir kitaplık kültürü oluşturmamız gerektiği gibi her ne kadar artık kütüphanelere gerek bırakmayacak ölçüde interneti kaynak olarak kullanabiliyorsak da bir noktaya dikkat etmek zorundayız:Her yeni gelen araç ahlakıyla birlikte gelirmiş. Kütüphane ahlakımız nasıldı internet ahlakımız ya da elektronik aletlerdeki ahlakımız nasıl? Okul geziye götürmeden kütüphane nedir bilmeyen çocuklarla kütüphane altında kalarak ölen adamlar arasındaki fark ne? Kaynaklar batıya dönük olunca ‘oku’ emri de batı endeksli mi oldu?

El yazması eserleri kiralayıp iki-üç günde yazmaya çalışan ve bunu derin bir hazine gibi saklayanlar da bizimle aynı dünyada; ama daha kısıtlı imkânlarla yaşadılar. Mesele imkân meselesi değil demek ki. Mesele aşk meselesi, isteğinin peşinden gitme meselesi. Eğer aşkın ‘diploma’ içerikliyse senin için kütüphane; bir mana taşımayan, araştırma yapmak için ömründe belki de bir kere gittiğin bir yerdir. Fakat aşkın ‘oku’ emrinin peşinden gidip her kitapla hakikate bir adım daha yaklaşma aşkıysa o zaman “ameller niyetlere göredir” ilkesini unutma!

Biz ‘yürüyen kitaplık’ gibi dolaşan, hayatını kitap yazma ve okuma üzerine kurmuş, yitiğinin peşinden giden adamları geçme yarışında olan mü’minlersek –ki öyle olmak zorundayız ki bu yarış cennet yarışıdır- o zaman günlük bir okuma virdimiz bulunması gerektiği gibi kütüphaneleri de sadece kitapların bulunduğu depolar olarak görme anlayışından kurtulmak zorundayız.

Her yeni gelen elektronik alet ahlakıyla gelirmiş. Kitap elimizdeyken yakaladığımız ciddiyeti bilgisayarda bir yazı okurken bulabiliyor muyuz? Ya da kitaplarda bulduğumuz lezzeti bulabiliyor muyuz internet sayfalarında? Ya da yandaki reklamlara tıklamaktan bir iki satır okuyabiliyor muyuz? Kitap kültürümüzün giderek körelmesi beraberinde huzur bulduğumuz nesneleri de değiştirdi. Bir hadis kitabından ailecek okunan bir sayfanın yerini insanların hayali duygularından oluşmuş bir eser alınca birbirinden uzaklaşan aileler, kendi içindeki sözde karmaşadan kurtulamayan gençler oluştu.

Haçlılar Müslümanlara ait bir ülkeyi ya da bir bölgeyi işgal ettiklerinde ilk olarak kütüphanelerini yakarlardı. Haçlılar bile kütüphanenin Müslüman gözündeki değerini ve hayatlarındaki anlamı az çok anlamışlardı. Çünkü biliyorlardı ki bir ülkenin değerlerini elinden almak için fikirlerini elinden almak en etkili yoldur.

Büşra Kızılgöz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir