Arama Kelimenizi yazıp Enter'a basınız.

İmanın Coştuğu Şehir: Gazze

Seyahat anılarını dinlemek ilgi alanıma girmesine rağmen seyahat yazılarını okumak ilgimi çeken bir durum değildir. Yani; “şurayı gezdim; burada yedim; şöyle insanlardı; böyle yerlerdi” tarzı cümleler pek hoşuma gitmez. Çünkü bunlar o yerleri gören, o lezzetleri tadan, o insanlarla tanışan ve o heyecanı yaşayan için önemlidir. Bu sebeple gezdiğim gördüğüm yerlerle ilgili çokça anlatmış ama hiç yazmamışımdır. Ancak son seyahatim başkaydı. Başkaydı; çünkü seyahat yerim Cansuyu görevlisi olarak kurban organizasyonu için gittiğim Gazze idi. Gazze; cihadın merkezi, ümmetin gözbebeği olan bir yer. Bu sebeple yazılması; okunması; yaşanması gereken bir yer. Bundan dolayı Gazze ziyaretimden ilginizi çekeceğini düşündüğüm bölümleri ile Gazzeli olmanın ve Gazzede olmanın psikolojik yönlerini anlatacağım. Ayrıca Gazzdekilerin ümmete ve ümmet şuuruna erişmiş olanlarında Gazzedekilere bakışınıda kendi duygularım eşliğinde aktarmaya çalışacağım. Öncelikle Gazzenin coğrafi, ekonomik ve toplumsal yapısından özetle bahsetmek istiyorum.

Gazze; 48 km uzunluğunda 6–12 km genişliğinde yaklaşık 1,5 milyon insanın yaşadığı dünyanın nüfus yoğunluğu en fazla olan yerlerinden bir yer. Etrafı tamamen Siyonistler tarafından işgal edilmiş; tek çıkış yolunun Mısıra açılan Refah sınır kapısı olan; Akdeniz ikliminin yaşandığı güzel bir memleket. Narenciye, hurma, Sebze ve meyve yetişiyor. Ancak ticari üretim ambargo nedeniyle mümkün değil. 2008 deki savaşta 1200 tane büyük-küçük işletme yok edilmiş. Bu sebeple ana geçim kaynağını tarım ve Müslümanlardan gelen yardımlar oluşturuyor. Gazzedeki Müslümanlar adeta açık hava hapishanesinde yaşam sürdürüyorlar. Havadan balon kameralarla sürekli gözetleniyorlar. 50 km’lik sahilde küçük taka ile 5 km açılabiliyorlar. Gazze deniz alanındaki doğalgaz çalışmalarını yürüten Fransızlar çıkan gaz gelirinin sadece % 7’sini Gazzeye veriyorlar; % 93’ünü malesef işgalci israile veriyorlar. Bombanın ne zaman geleceği belli değil ama onlar için önemlide değil. 3 – 4 yılda bir büyük saldırı oluyor. Şu an Gazzede 40 binin üzerinde yetim var. Böyle bir ortamda psikolojik olarak beklenen tedirginliktir. Ancak ne tedirginlik ne korku var; tersine cesaret, azim ve iman var. Bu özetleyerek aktardığım Gazze bilgisinden sonra biz seyahatimize dönelim.

Eş, dost, akraba ile vedalaşmaya başladık. Gideceğimizi öğrenen birçok insan imkânları nispetinde Gazze’ye kurbanlarını ve yardımlarını göndermek için aradılar. Hollanda’dan, Dubai’den ve Anadolu’nun birçok yerinden insanların ilgisi daha gitmeden beni farklı bir havaya sokmuştu. Daha önce de farklı yerlere gitmiştim. O zaman ki vedalaşmalarımda genellikle bana; “Hadi yine gezecek yer buldun” diyenler bu defa; “Gerçekten Gazze’ye mi gidiyorsun? Gazan mübarek olsun. Filistinlilere bizim içinde sarıl. Yetimlerin kokusunu getir.” dediler. Askere gider gibi gönderildim desem çok yanlış olmaz.

Kahire’den Gazze’ye

Hava yolu ile Kahire’ye ulaştık. Oradan Gazze’ye dünyanın farklı bölgelerinden gelen yaklaşık 150 kişiyle konvoy halinde yola koyulduk. Konvoyumuzun ismi “Milyonlarca Gülücük” idi. Gazze’ye yaklaştığımızda 7 şehit olduğu ve işgal devletinin yabancıların Gazze’yi terk etmesini istediği haberleri gelmişti. İnsan o durumla yüzleşince şehit Furkan’ın “annem mi şahadet mi” sözünü çok daha iyi anlıyor. Gönlümüz şahadeti arzulasa da insanın aklına geride bıraktıklarının ne gibi sıkıntılar yaşayabileceği geliyor. Ancak ekibimizde bulunan hocalardan birinin “ Kardeşler! Gazze’ye yani cihadın merkezine gidiyoruz. Niyetiniz şuana kadar dahi seyahat ise değiştirin ve şahadet yapın” demesiyle tekbir sesleri yükseldi. O an hiçbir şeyi düşünmez olduk Gazze’den başka.

Gazze’de Coşkulu Karşılama

O an’ı anlatabilmek gerçekten zor; yaşanarak anlaşılabilecek bir andı. Sıkıntılar içinde kıvranan bir ülkeye giriyorsunuz. Normalde böyle bir ülkede yaşayan insanlardan beklenen asık ve tedirgin suratlarla sizi karşılamasıdır. Ancak girişimizle birlikte tekbir sesleri, marşlar, sloganlar havada uçuşuyordu. Kudüs’ün fatihi Selahaddini karşılar gibi karşıladılar bizi. O an öyle bir havaya girdik ki “haydi cepheye” denilse; sanırım hepimiz giderdik. Karşılama sonrası kısa bir basın toplantısı yapıp; istirahata çekildik.

Gazze Günleri

Arefe günü kurban hazırlığımızı tamamlayıp hemen Şeyh Ahmed Yasinin kabrini ziyarete gittik. Bayramın birinci günü Sabah namazını kılıp erkenden bayram namazı alanına doğru yola koyulduk. Yol boyunca yaklaşık 40 dakika hiç durmaksızın teşrik tekbiri getirdik. Diyebilirim ki hayatım boyunca getirdiğim tüm teşrik tekbirleri kadar olmuştu. Binlerce Müslüman’la birlikte namazı kıldıracak olan başbakan İsmail Haniye’yi beklemeye koyulduk. Gelişi ile birlikte alan coştu. Tekbirler sanki dudaklardan değil de yüreklerden haykırıyordu. O coşkulu ortamda bir an maziye daldım. Biz de bu kardeşlerimiz gibi Rahmetli Necmettin Erbakan hocamızı sabırla bekler ve geldiğinde coşkuyla karşılardık. Müezzinin bayram namazına niyet etmesi ile hayal aleminden çıkıp tekrar o an’a dönmüştüm. Başbakan İsmail Haniye’nin “Allahuekber” demesi ile adeta tüylerim diken diken olmuştu. Çünkü ilk defa Bir ülkenin mücahit başbakanının kıldıracağı namaza cemaat oluyordum. Hem öyle cemaat ki hepsi mücahitti. Nerdeyse yarısı sabaha kadar Siyonist kafire karşı şahadet arzusuyla nöbet tutmuşlardı. İmamın ve cemaatin azizliğinden olsa gerek hayatımın en huşulu namazlarından birini eda etmiştim. Namaz bitiminde hutbeyi okumaya başlayan başbakan İsmail Haniye’yi pür dikkat dinliyorduk. Arapça bilgim çok az olduğu için söylenenlerin çoğunu anlamasam da her cümleden etkileniyor; adeta hissediyordum.

Bayram namazımızı eda edip hutbeyi dinledikten sonra hızlıca kurban kesim yerine gittik. Yaklaşık 20 kişiden oluşan ekibimizle muhabbet eşliğinde üzerimize vekâletini aldığımız kurbanlarımızı kestik ve hiç zaman kaybetmeden et dağıtımına başladık. Et dağıtırken yanımızda getirdiğimiz şeker ve balonları da çocuklara veriyorduk. Çocukların ilgisi ve neşesi bize “iyi ki buraya gelmişiz; şükürler olsun ki onlara hizmet edebiliyoruz” dedirtti. Dağıtım esnasında yolumuz yeni şehit olmuş birinin evine de düştü. Acılarının taze olması bizi de etkilemiş olacak ki üzgün bir yüz ifadesi ile içeri girdik. Ancak içerde öyle bir metanet ve sevinç vardı ki sanki şehid evi değil düğün evi gibiydi. Şehid babasının bizi karşılaması; hane halkının hal ve hareketleri bizi ziyadesiyle şaşırtmıştı. O an bir kez daha anladım ki; Gazze, gerçekten sıra dışı bir yer ve Gazzeliler sıra dışı Müslümanlar.

Akşama doğru yolumuz mücahitlerin evine de düştü. Onlarla kucaklaşmak bambaşka bir duyguydu. Çünkü kafire taş atmış; kurşun sıkmış ellere dokunuyor ve düşmana karşı nöbet tutmuş gözlerin aydınlığına şahit oluyorduk. Mütevazı bir evde ve yokluk içinde de olsalar çok misafirperver insanlardı. Cihadın bereketinden olsa gerek; ikram edilen her şey çok lezzetli idi. Muhabbet esnasında mücahidin yüzündeki nur güneş gibi parlıyordu. Savaş esnasında Gazze’de olan ekip arkadaşımız, evinde bulunduğumuz mücahitle savaş esnasında da karşılaştığını ancak cenabı hakkın vermiş olduğu azametten dolayı mücahidin gözlerine bakamadığını söylüyordu. Hedefe öyle kilitlenmişler ki gözlerinde en ufak bir korku izi yok. Çocukları dahi çok cesurdular. Ne olacaksın diye sorduğumuz çocuklar “ya mücahid olacağım ya da füze mühendisi olacağım” diyorlar. Gençleri “Allah bizi bu dünyada türlü sıkıntılarla imtihan ediyor ama şikayetçi değiliz; asıl hayatta büyük mükafatlar bizi bekliyor” diyorlar. Yaşlısından gencine, kadınından erkeğine hemen hepsi ağız birliği etmişçesine “bizim için iki yol var; ya özgürlük ya şahadet” diyorlardı. Bunu bilen İsrailli işgalciler ise korkudan Gazze’yi terk etmek zorunda kalmışlar. Gazze, İsraillin işgalden sonra geri çekilmek zorunda kaldığı tek yer. Yahudiler korkularını dahi itiraf ediyorlarmış. Hani biz cehennemden korktuğumuz ve cehennemi sevmediğimiz için kızdıklarımıza hoş bir ifade olmasa da “ canın cehenneme” deriz ya; işte işgalcilerde kendi aralarında kızdıklarına “Canın Gazze’ye” diyorlarmış. Gazze adeta işgalcilerin cehennemi olmuş. Onlara cehennem olan bize cennettir elbet. Bizim de kurban olsun ‘CANIMIZ GAZZE’ ye diyoruz. Çok güçlü sanılan İsrailin ve abluka altında ki Gazzelilerin durumu bu. İşte tam burada rahmetli Necmettin Erbakan hocamızın “Bir milletin asıl gücü; topu, tüfeği yahut tankı değil imanlı ve inançlı gençliğidir” sözünün ne kadarda anlamlı olduğunu hatırlamış oluyorduk.

Şeyh Ahmet Yasin’in evini ziyaret

Şehit şeyh Ahmet Yasin’in evini ziyaretimiz duygusallaşmamıza sebep olmuştu. Çünkü biz ona hayranlık besleyerek büyümüştük. Evinin sadeliği ve küçüklüğü gözümüzden kaçmamıştı. Oğlu Abdulgani, babasına defalarca evini güzelleştirme yada değiştirme tekliflerinde bulunulduğunu ama babasının bunların hepsini kesin bir dille reddettiğini söylüyordu. Evi dolaşırken gördüğümüz şeyhin şehit edildiği tekerlekli sandalyesi bizi bizden almış; adeta şehit olduğu günlere götürmüştü. Şehit edildiği günün sabah evden çıkmadan önce kendisine dışarı çıkmamasını; güvenli olmadığını söylemişler. O da hüzünlü bir ses tonuyla “ben 50 yıldır şehid olacağım günü bekliyorum; bunu bana çok görmeyin” diyerek sabah namazı için caminin yolunu tutmuştu. Allah’ta cc onun isteğini kabul etmiş ve onu şehit mertebesine yükseltmişti. Oğlu bize evi dolandırırken yatağının başındaki demirden yapılmış yüksek rahle dikkatimizi çekmişti. Oğlu babasının zamanının çoğunu kuran okumakla geçirdiğini ve saatlerce okuduğunu söylüyordu ve devam ediyordu anlatmaya “babam Kur’an okurken elleri hareket etmediği için sayfaları ben çevirirdim; bir defasında o kadar uzun sürmüş ki ben uyumuşum; uyandığımda zorlanarak dili ile sayfaları çevirdiğini gördüm” demişti. Şeyhi şeyh Ahmet Yasin yapanda Allahın ipine sımsıkı sarılması idi zaten. Şeyhin geriye bıraktığı bu ders niteliğindeki anısı bizi hayli duygulandırmış ve kendi halimizi sorgulatmıştı.

Gazze, yazmakla bitirilebilinecek bir yer değil. Bu noktada birazda Gazzedekilerin ümmete bakış açısından bahsetmek istiyorum.

Aslında Gazzedekilerin ümmete bakış açısı yıllardır aynı. Yani Şehit Şeyh Ahmet Yasin’in şahadetinden kısa bir süre önce kaleme almış olduğu ve ümmete bakış açılarını çok net ifade eden mektup bugün hala geçerliliğini koruyor. Eminim ki birçok okur hem Şeyh Ahmet Yasin’i hem de ümmete yazdığı mektubu çok iyi hatırlayacaktır. Ancak yeni nesil okurlar için kısaca her ikisinden de kendi hissiyatımı da katarak bahsetmek istiyorum. Şehit Şeyh Ahmet Yasin İslam davasının son zaman liderlerinden biriydi ve kendisini; “Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah! Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim! Ben ki saçları ağarmış, ömrümün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belâlarının estiği biriyim!” diyerek tanımlıyordu. Bedenen gerçektende öyleydi. Ama ya zihnen! Zihnen dünyaya başkaldıracak güçte idi ve kaldırıyordu da. Şahadet şerbetini içmeden kısa bir süre önce; “Allah’ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum!” diye başlayan ümmete Gazze’den yazmış olduğu mektup bende çok derin izler bırakmıştı. Mektubu okuduğum günden itibaren Şeyh Ahmet Yasin’in “Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helâk olmuş ölüler!” dediği çoğunluktan olmamak için kendi çapımda Filistin davamıza sahip çıkmaya çalışmıştım. Bir gün Şeyh Ahmet Yasin’in “Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felâketler karşısında? Bir halk yok mu? Hiç mi kimse yok, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak?” sorusuna onun manevi huzurunda; “Buradayım şeyhim! Bari ben ve benim gibilerden şikâyetçi olma” diyebileceğimi hayal dahi etmemiştim. Elhamdülillah Cenabı Hak nasip etti.

Hani, insanın hayatına yön veren bir kitabın yazarı ile buluşma esnasındaki duyguları veya fikirlerinin oluşmasına öncülük eden bir liderle seveninin kavuşma esnasındaki duyguları nasılsa; diyebilirim ki Şeyh Ahmet Yasinin kabrini ziyarette hissettiğim manevi duygular kat ve kat daha fazlaydı. Eminim ki bu duyguları Türkiye’de ve dünyadaki milyonlarca genç fazlasıyla gönül dünyalarında hissederler. Ancak bu gönüllerdekiler eyleme dönüşmüyor. Dönüşmediği içinde Gazzedekiler destekleyen bir avuç ümmete dua etmekle birlikte sessiz kalan çoğunluğa da sitemlerini iletiyorlar. İşte Gazzedekilerin Ümmete bakışı özetle bu.

Ümmetin daha doğrusu ümmet şuuruna erişmiş olanların Gazzedekilere bakış açısını ise Gazze Yardımlaşma Derneğinin başkanı Abdurrahman Şehabın anlattığı şu anısı çok güzel özetliyor.

Şöyle ki; Abdurrahman Şehab kurban çalışması için farklı ülkelere ziyarete gider. Çalışma kapsamında gittiği Cezayir’de bir âlim ısrarla Abdurrahman Bey ve beraberindekileri evine davet eder. Israra dayanamayıp daveti kabul ederler ve yoğun programlarının arasına sıkıştırıp âlimin evine giderler. Evine gittiklerinde görürler ki aslında küçük bir oda ve ince bir halıdan ibaret. Âlim misafirlerine azıcık etle birazcık humus ikram eder. Fakir olduğu her halinden anlaşılmaktadır. Sonra bir tomar para verir; Filistin’e götürülmesi için. Paranın tamamı 200 lira etmiyordur; anlıyorlar ki Filistin için toplamış konu komşudan. Sonra misafirlere yaklaşıp elini onlara sürmeye ve derin derin koklamaya başlar. Merak edip sorduklarında aldıkları cevap insanın tüylerini diken diken eden bir cevaptır. Âlim cevaben; iki tane hafız kızının olduğunu misafirlerin Filistin’den geldiğini duyunca ona; “Baba git bize Filistin’in kokusunu getir” dediklerini söyler. O an kalpler titremiş, gözler yaşarmıştır. Evet, Filistin’in kokusu bile bu ümmet için kutsaldır.

Şükürler olsun ki; bizim milletimizde aynı hissiyatı taşıyor. Gazze dönüşümde de sıkı sıkı sarılıp Filistin kokusu almaya çalıştılar. Bu hissiyat devam ettiği sürece de ne Gazze, ne Mescidi Aksa ve ne de Filistin düşmeyecektir biiznillah.”

Peki, “sen Gazze’de ne gördün?” derseniz; cevabım özetle şu olur:

Arefe günü neredeyse tamamının oruç olduğu bir Gazze. Kuranla o kadar iç içe bir halk ki 3 ayda hafız yetiştirebilen bir Gazze. Sokaklarında hiç ahlaksızlık görmediğim Gazze. Bir şişe içkinin bulunmadığı Gazze. Tüm sorunlara rağmen her daim şükreden Gazze. İşgalcilerin maddi üstünlüğüne rağmen iman gücüyle direnen Gazze. İmanın çoştuğu şehir Gazze. Hani Efendimiz (as) bir hadisi şerifinde; “ Cennetlik bir adam görmek isteyen şu adama baksın” buyurmuş ya; haddim olmayarak bende bütün bu güzelliklerinden dolayı “Bugün eğer cennetlik bir toplum varsa oda Gazzedir” diyorum. Çünkü Gazzeyi canlarını ve mallarını cennet karşılığı Allaha satmış bir toplum olarak gördüm. Bu sebeple Dr. Mursi’nin ifadesi ile “GAZZE BİZİM CANIMIZ, BİZDE ONLARIN KANIYIZ” diyorum. Hepimizin ilk ezberlediği ezgilerden olan Ömer Karaoğlu’nun “Mekke Mekke güzel şehir” ezgisini bilirsiniz. Gazzeden ayrılırken bu ezgi ufak bir değişiklikle dudaklarımızdan dökülmeye başladı.

Karanlığın ortasında,
Parlayan bir güneş gibi,
İmanın coştuğu şehir,
Gazze gazze güzel şehir.

Döneceğiz, döneceğiz,
Cehdin kalbi döneceğiz,
Geleceğiz, geleceğiz,
Gazze bir gün geleceğiz.

Bir kuş olsam uçsam sana,
Süzülsem sokaklarına,
Çiğdem olsam, çiçek açsam,
Vurulan o toprağında.

Senden uzak kalabilmek,
Taşlar gibi yürek ister,
Katilin eline koymak,
Zulüm olmaklığa yeter.

Kavrar yürek, kalkar bilek,
Sana İbrahimler gerek,
Filistinde her bir yürek,
Bir gün haykıracak lebbeyk.
Selam, dua ve EYLEM özgür Filistin için olsun.

| Rumuz: Gazzeli

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir