Arama Kelimenizi yazıp Enter'a basınız.

İstanbul Gezim

Yoğun ve yorucu sınav maratonundan sonra nihayet yarıyıl tatili gelmişti. Önceden karar verdiğimiz gibi bugün İstanbul’a gidecektik. Heyecanlıydım çünkü doğduğum, çocukluğumu geçirdiğim ve tarihi açıdan zengin olan bu şehre ailemin maddi sıkıntılardan dolayı Isparta’ya göç ettiğimiz günden beri hiç gitme imkânı bulamamıştım.
Gidiş nedenimiz her ne kadar eğlence ve gezi üzerine kurulu olsa da asıl nedenimiz halamın oğluna kız istemek ve nişanlarını yapmaktı. Babamda damat adayının dayısı olduğu için bizde davet edildik.
Sonunda annemin bavul telaşı bitti ve yola çıkmaya hazır hale geldik ama arabada yer olmadığı için beni otobüsle göndermeye karar verdiler ve arabada yer açılsın rahat gidelim diye bütün bavullar bineceğim otobüse yüklendi. Otobüsün kalkmasına 1saat kala onlar yola çıktı geriye ben ve bavullar kaldı. Bir köşeye yerleşip otobüsün kalkmasını bekledim. Buradan insanların telaşlarını izledim.
Artık otobüs kalkmıştı ve yolculuğuma başladım ilk dakikalarda güzel geçen yolculuğum muavinin kraker ikram etmesiyle alt üst oldu. Zaten bulanmaya meyilli olan midem bütün huzurumu bozmuştu. Afyon’a kadar iki büklüm geldiğim otobüse istifra etmediğim için Allah’a şükrederken kendimi konaklama yerinin tuvaletine zor attım. Lavaboda işimi bitirdikten sonra acıkan karnımı doyurmak için oradaki lokantalardan birine girdim burada Afyon’un ünlü sucuk ekmeğini yedim, karnım tam doymasa da param yetmez düşüncesiyle hesabı istedim ve şok oldum. Bu yüksek meblağlı kazığı yedikten sonra artık bir daha acıkmazdım cebimdeki paranın büyük bir kısmını bir öğüne yatırdığımdan dolayı hala içim acıyordu.
Mola bitti ve otobüs yeniden yola koyuldu. Allah’a şükür geri kalan yolculuğum boyunca bir sorun çıkmadan Samandıra Metro Otogarına ayakbastım. Bütün bavulları bir araya topladıktan sonra amcamın beni almak için gelmesini bekledim saat sabahın 6’sı olmuş ben tekrar midem bulanır korkusuyla bütün gece gözümü kırpmamıştım. Yaklaşık 20saatlik uykusuzluktan sonra ayakta duracak halim kalmamıştı. Neyse ki amcam çabuk geldi ve hemen Sultanbeyli’ye doğru yola çıktık. Halamların evine vardık burası 5 katlı bir evdi çevresindeki yollar henüz asfaltlanmamıştı. Çevrede alış veriş yapılabilecek hiçbir yer yoktu. Ve hala asansörü olmayan bu evin en üst katına çıkmak gerçekten yorucu oluyordu.
Sonunda içeri girebilmiş ve ilk bulduğum yere uzanmıştım çok yorucu ve sıkıcı geçen otobüs yolculuğumdan sonra kendimi sadece uyumaya odaklamıştım ve dünya yıkılsa umurumda olmayacak durumda olan ben hayatımın en tatlı uykusuna dalmıştım.
Tekrar kendime geldiğimde çoktan ikindi vakti girmiş ev ahalisi sofraya oturmuş ve karınlarını doyurmakla meşgullerdi. Herkesle görüşüp karnımı doyurduktan sonra bütün günü evde tembellik yaparak geçirdim. Akşam olup yatağa girdiğimde bende uykudan eser yoktu. Saatlerce yatakta döndükten sonra sabah ki uykunun özlemiyle yataktan doğruldum ve mutfağa doğru yöneldim.
Mutfağın ışığı yanıyordu, sanırım uyuyamayan bir ben değildim. Haklıyım babamda uyumamıştı. Dar ve kendisine küçük gelen mavi Pijamasıyla komik bir görünüşe sahip olan babam olmayan dişleriyle elmayı ısırmaya çalışırken beni kahkahaya boğdu.
B ende bir elma yedikten sonra salondaki masanın üzerinde bulduğum eskimiş ve yırtılmış olan bir kitabı okumaya başladım. Bu kitap peygamberimizin hadisleri ve halamın okunması imkânsız notlarıyla doluydu.
Kitabı yerine koydum ve ailenin geri kalan fertlerinin uyanmasını bekledim.
Kahvaltımızı yaptıktan sonra Eyüp Sultan’a gitmek üzere hazırlandık. Bir minibüs dolusu insanla yola çıktık sadece bir saat süren yolculuk eniştemin yanlış yönlendirmeleriyle tam üç saati buldu.
Ve Eyüp Sultan Burası gerçekten çok güzel ve temiz bir yerdi. Çevremde bir sürü seyyar satıcı ve mağazalar vardı. Tam merkezde büyük bir tane fıskiye vardı hemen arkasında Fatih Sultan Mehmet’in diktirdiği ağaç vardı. Burayı birçok insan ziyaret ediyordu. Çoğunluk yerli olmasına rağmen turistlerde az değildi. Bazı bölgelerde toplanmış olan güvercinler ortama güzellik katıyordu. Güvercinlerin toplandığı yerlerde kuşyemi satıcılarıda vardı. Çoğu insanın dünyalık telaşına rağmen manevi ve huzur dolu bir hava vardı. Önce Eyüp Sultan’ın türbesini ziyaret ettik. İç kısımlar tadilatta olduğu için türbeyi göremedim ama sorun değil Fatiha’larımızı okuduktan sonra herkes farklı yönlere ayrıldı. Annem kardeşlerimle çarşıya daldı, dedem namaz kılmak için camiye gitti. Ben ise çok sevdiğim Osmanlı Macunu’nu almak üzere 50 metre ileride duran tezgâha doğru ilerledim çiğnemeye çalıştığım macunu her yerime bulaştırdıktan sonra elimdeki fotoğraf makinesinin şarjı bitinceye kadar yaklaşık beş yüz tane fotoğraf çektim. Akşamüzeri tekrar bir araya geldik ve Sultanbeyli’ye doğru yola koyulduk. Herkeste tatlı bir yorgunluk sonra akşam yemeği faslına geçildi. Daha sonra, diyorum çünkü bizim için gün henüz bitmedi. Bizim aile geleneği haline gelmiş olan özellikle halamlarla bir araya gelince fırın da kumpir turşu patlamış mısır çekirdek ve annemin olmasa olmazı çay yanı tatlıları ama hepsinden daha güzeli o unutulmaz neşeli tatlı sohbetleri. Ben ailemi çok seviyorum bunu söylemeden geçemeyeceğim. Arkadaşlarım ya da çevremde böyle aile ortamı yaşayanları görmek pek de mümkün değil bunun farkındayım.
Sabah halamın ve annemin koşuşturmalarıyla uyandım. İlk başta sinir olsam da sonra koşuşturma nedenleri aklıma gelince sinirim geçti. Bugün halamın oğluna kız isteyip söz takmaya gidecektik. Vakit gelmişti bir söz takmak için çok fazla olan sayımızla, hani biz bu kızı kesin alacağız izlenimi veriyorduk. Çoğu zaman olduğu gibi kadınlar yüzünden yine geç kalmıştık ve İstanbul trafiği nedeniylede randevumuza vaktinde yetişemedik. Yine de kapı açıldığında bizi güler yüzle karşıladılar ama bana kalsa böyle önemli bir hadisede geç kalsalar mazeretleri ne olursa olsun kapıyı bile açmaz başka güne randevu verirdim.
Neyse artık kız isteme faslına geçilmiş ve büyüklerimizden eniştem konuşmacı olarak söze başlamıştı. Ama eniştem kız isteme konusunun dışında bahsetmediği olay kalmadı, neredeyse oraya gidiş amacımızı unutuyorduk, Ben artık dinlemekten vazgeçmiş etrafıma bakınmaya başlamıştım. Herkeste bir bıkkınlık ifadesi oluşmuştu. Hatta öyle bir hal aldı ki geriye bir tek eniştem ve karşısında uyumamak için kendisini zor tutan dinleyici kız babası kalmıştı. Damat adayı giydiği takım elbisenin içinde kaybolmuş sararmış bir surat ve yalvarır gözlerle enişteme bakıyordu ve eniştem konuya öyle bir yerden giriyordu ki konuşması vermeseniz de olur tarzındaydı. Daha fazla dayanamayan dedem artık söze girmiş ve işin sonunu tatlıya bağlamıştı. Söz yüzükleri takılmış ve halamların evine doğru yola koyulmuştuk. İki araba ve bir minibüsle yolculuğumuza devam ederken karşımıza çıkan ilk benzin istasyonunda durmuştuk. Bir saatlik stres, gerginlik bol çay ve kahvenin de etkisiyle arabalarda kimse kalmamış herkes tuvalete hücum etmişti. Eve gider gitmez yatmıştık çünkü ertesi gün erkenden kalkıp Eminönü’ne gidilecekti daha sonra ise Topkapı Sarayına gidecektik. Ama benim hesaba katmadığım bir şey vardı. O da bayanların bir çarşıya giripde çıkamadıklarıydı.
Eminönü’ne gelmiştik. Baştan sona büyük bir alışveriş merkezi olan bu tarihi mekân gerçekten güzel bir yerdi. En çok dikkatimi çeken bütün gezdiğimiz yerlerdeki kahve kokusuydu. Biraz ilerleyince bu taze kahve kokusunun kaynağına ulaştık. Onlarca insanın oluşturduğu kahve kuyruğuna bizde katıldık. Aldığımız 1 kilo yeni çekilmiş kahveyi alıp yolculuğumuza devam ettik. Şimdi bir cami’nin önündeydik, öğle ezanı okunuyordu. Ezan okununca kafilemizin kadınlardan oluşan kısmı caminin bayanlar bölümüne daldı. Ben ve babam ise geride bıraktığımız arabayı ceza yemeyeceğimizden emin olacağımız bir yer bulmak üzere başlangıç yerine geri döndük. Çevredeki en yakın otoparka varıp arabayı teslim ettikten sonra tekrar caminin önüne geldik ama ne caminin içinde ne de çevresinde orada bıraktığımız kimseye rastlayamadık. Bizimkiler çoktan işhanlarına dalmış gördükleri bin bir çeşit marka ve ürünler karşısında büyülenmiş bir şekilde ayrıldığımız yerden yaklaşık 300 metre yukarıda bir pasajda bir çocuğun çikolataya saldırışı gibi mağazalara saldırmış ve oraları yağmalamışlardı. Evet, bence en uygun kelime bu çünkü hiçbir şey satın almayıp her şeyi deneyip ortalığı dağıttıkları için yağma kelimesini uygun buldum. Neyse bizimkileri mağazadan topladıktan sonra tenha bir yerde bulduğumuz tostçudan birer tost ve ayran alıp öğle yemeğimizi yedikten sonra yeniden çarşıya girdiğimizde karşımızdaki mağazanın kadın çantalarını ucuza sattığını öğrenen bayanları durdurmak ne mümkün buraya asıl geliş amaçlarını unutmuş bir şekilde iki kişinin yan yana zar zor yürüyebileceği mağazaya girdiler. Yine arkada sap gibi kalan ben ve babam kadınların çanta seçimlerini beklemek zorunda kaldık. Zaten beklemekten başka bir işi olmayan biz, birde yandaki dükkân sahibinden de dükkânımın önünü kapatmayın diye azar işittikten sonra ilk baştan beri sakinliğini koruyan babam artık sinirlenmiş ve bizim buraya asıl geliş amacımız olan nişan bohçası eksiklerinin alınması için bayanları hızlandırdı. Nişan eksikleri tamamlandıktan sonra bir hana girdik burası inşa edildiği günden beri kapalı çarşı olarak kullanılıyordu. İlk göze çarpan şeyse bakımsızlıktan çatlamış duvarlar ve dökülmüş sıvalardı. Böyle tarihi bir mekânın bakımsızlıktan çürümesi gerçekten üzücüydü.
Hanın büyük bir bölümü depo olarak kullanılıyordu. Babamın bizi buraya getirme sebebi küçük, şirin bir çayevinde çay içirmekti.
Çay tiryakisi olan babam gittiği her yerde illa çay içilecek bir ortam bulurdu. Biz çaylarımızı yudumlarken hava kararmaya başlamıştı. Benim aceleme rağmen çok yavaş ilerleyen grubum yüzünden akşamı etmiştik.
Saat 11 gibi girdiğimiz Eminönü’nden akşam saat 5’de anca çıkabildiğimize inanamıyordum. Bu kadar geç kalmamızın nedeni ne yolun uzunluğu nede insan trafiğiydi sadece her şeye meraklı olan halamların ve annemin 5 dakika yürüyüp girdiği dükkânlardan uzun bir süre çıkamayışıydı.
Benim Topkapı Sarayı ziyaretimde suya düşmüştü ve ben bu yüzden çok sinirliydim. Ne annem halamlara bir şey beğendirebilmiştik ne de Topkapı Sarayı’na gidebilmiştik. Bugün’ün sıkıcılığını telafi etmek için babam bana tekneyle boğaz turu ısmarlamıştı her ne kadar istediğim yere gidemesem de Bu gezi iyi geldi. Ben tekneye biner binmez fotoğraf çekmeye başladım. İstanbul Boğazı’nın eşsiz güzelliğinin hiçbir karesini kaçırmamaya çalıştım. Fotoğraf çekebilmek için tur boyunca dışarıda kaldım. İstanbul’un Şubat soğuğunu iliklerime kadar hissedip iyice teneffüs etmiştim ama bu turdan dolayı tatilimin geri kalanını nezle olarak geçireceğimi bilmiyordum.
Her ne kadar bu gezi benim için güzel geçse de Topkapı Sarayı’na gitmekte kararlıydım…
Topkapı Sarayı’na gideceğimiz gün sonunda gelmişti. Önce annem ve kardeşlerimi Okmeydanı’ndaki akrabalarımıza bırakacaktık. Hemen Okmeydanı’na gittik. Geldiğimiz yer sessiz, sakin bir kenar mahalleydi. Buranın neden bu kadar sessiz olduğunu ve çevrede neden kimsenin olmadığını anlamak çok kolaydı. Burada bir yokuş var Dağ bile bu kadar dik olamaz birde yollar buz tutuğu için yürümek imkânsızlaşıyordu. Birkaç defa istemesem de başlangıç noktasına geri döndükten sonra sonunda annemleri bırakmış Topkapı’ya doğru yola çıkmıştık. Saray’a geldiğimizde araba için bir park yeri aradık. Bence İstanbul’da en fazla kazandıran iş otoparkçılık çünkü sadece bir hafta içinde üç yüz lira otopark ücreti ödedik. Arabayı görevliye teslim ettikten sonra gişeye yöneldik. Topkapı Sarayı’nın hemen yanında Ayasofya Cami’si vardı. Camide namaz kılma ücreti on lira idi. Çevresinde birkaç tane görevli memur vardı. Neyse sonunda gişeden giriş biletlerimizi aldık ben öğrenci olduğum için bedavaya girdim. Babamsa yirmi beş liraya girdi. Burayı daha çok turistler ziyaret ediyordu. Çevremde bir sürü Asyalı vardı. Turistler gruplar halinde çevreyi dolaşıyorlardı. Çok geniş ve ağaçlık bir yerdi. İçeride fotoğraf çekmek yasaktı. Babamla birlikte önümüzdeki ilk kapıdan içeri girdik. Önümüzde uzun bir kuyruk vardı. Bizde içeride ne olduğunu merak edip beklemeye başladık. On beş dakika sonra buranın gezilecek bir yer değil tuvalet olduğunu anlayınca bozuntuya vermeden olay yerinden uzaklaştık. Ama nerden bilebilirdi ki dolaşmaya gelen onlarca kişi ve sadece bir tane tuvalet vardı. Tuvaletten uzaklaştıktan sonra bütün sarayı yavaş yavaş gezmeye başladık. Birçok odadan oluşan sarayın ilk girdiğimiz yerde sağ tarafımızda dört büyük halifenin kılıçları hemen yanında geçmişte giyilen kıyafetler vardı. Hz Musa(as)dan, Hz Yusuf(as)tan kalma giysiler vardı. Kâbe’nin anahtarları, eskiyen oluğu ve bir de minyatürü vardı. Padişah tahtları, askerlerin giysileri, silahları, Osmanlı’nın saat tarihi, Kaşıkçı Elması, Altın testiler daha birçok şey. Saray’ın tamamını gezmesi tam iki saat sürmüştü ayaklarıma kara sular inmişti ama bu geziden memnundum.
Ve yolculuğumuzun sonuna geldik. 13 günümüzü burada geçirmiştik ve artık eve dönüyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir