Arama Kelimenizi yazıp Enter'a basınız.

Kadın Konusunda Samimiyet

Kadın konusu insanlığın en eski konularındandır. İkinci insan kadın olduğu için bir kadın konusu elbette vardır. İnsanla beraber yayılan konular ele alındığında kadına mahsus konuların özellikle daha köklü ve daha dallı budaklı olduğu görülecektir. Kadın sayısı arttıkça, kadınla erkek arasındaki ilişkiler çoğaldıkça sorun da büyümüştür. Bu sorun sadece erkekle kadın ilişkisi sorunu olarak da ele alınamaz. Kadının kendi iç dünyasında da sorunlardan söz etmemiz mümkündür.

Allah’a iman eden mü’min insanlar olarak bizim, Allah Teâlâ’nın yaptığı bir işte yanlışlık, yersizlik görmemiz asla mümkün olamaz. Erkeği ve kadını bu hâliyle yaratan Allah Teâlâ olduğuna göre bütün sorunlarıyla ve bize göre çıkmazlarıyla kadını, erkeği ve kadın erkek arasındaki zorunlu beraberliği takdir buyuran da O’dur. O’nun işinde de bir yanlışlık asla yoktur. Evet, kadın derin tarihten beri dertlidir. Erkek de şikâyetçidir. Erkeğin ağzından bakıldığında kadın, kadının ağzından bakıldığında da erkek hatalıdır. Nesilden nesile böyle intikal edip durmuştur bu birbirini hata ile itham etme durumu. O kadar ki, ülkeleri yönetenler, yönetimlerini başarılı göstermek için artık kadına yönelik açılımlar yapmayı zorunlu görmektedirler. Ne kadar kadın gündemli başlık açarlarla o kadar başarılı olacaklarına inanmaktadırlar. Pek çok ülkede aile başlığı altında da olsa bir kadın bakanlığı bulunmakta ama hiçbir ülkede erkek bakanlığı oluşturulmamaktadır. Asırlardan beri kadını erkeğin zulmünden kurtarmak hep bir ideal olarak konuşulmuştur. Ne gariptir ki, kadını erkeğin zulmünden kurtarmak gibi bir ideal de kadınlardan çok erkeklerin yürüttüğü projelerle sürmektedir.

Kadının ezilmişliği ya da zulüm olarak adlandırılabilecek işlere muhatap tutulduğu bilinen bir gerçektir. ‘Kadın rahattır.’ diye bir iddia ileri sürülemez. Kadın, eziyet altındadır. Kadın, en azından Allah Teâlâ’nın insana takdir buyurduğu mükerremliğini hakkıyla yaşayamamaktadır. Bu asırlardan beri açık seçik bir şekilde gözler önündedir. Bunun için bir tartışma sürdürmeye hacet yoktur.
Kadına bu zulmü kimin reva gördüğü ise ele alınmalıdır.
Kadını, erkekler mi eziyor? Kadın kendisini mi ezdiriyor? Yoksa kadını ezenler, kadının ezilmesine karşı propagandayı da sürdürenlerden mi oluşuyor?

Bir başka soru da şudur: Kadını, erkekten daha onurlu duruma getirmek için adım atanlar kimlerdir? Başta Avrupa menşeli fikir ve kanun üreticileri kadını yaratıldığı değerlerin bile üstüne çıkarırken ne yapmak istemektedirler? Tabii olarak da onlara imrenerek ülke yönetenler, felsefeler oluşturmaya çalışanlar da benzer politikalarla kadın dünyasına yönelmektedirler. Dün kadını şeytan olarak gören Avrupa’nın bugün kadını kanunlarla yaratıldığı kıvamın bile üstünde tutmaya çalışırken şeytanı güldürecek kadar gülünç duruma düşmüştür. Kadını erkeğin zulmünden kurtarma iddiasındakiler gülünçtürler. Kadını, erkeğin zulmünden kurtarırken, erkeğin asırlarca yaptığı zulmü kadının kendi kendine yapması şeklinde bir sonuç çıkardılar ortaya. Kadını erkek eziyordu, artık kadın kendini eziyor.

`Anneciğim!’
Bu sonuç gözler önündedir. Kadın, feryat edecek durumdadır. Anadolu’nun bir kasabasında Allah’tan korkmaz bir erkeğin örnek alınıp ‘işte erkeğin kadına yaptığı’ denemez. Kadın, anneliğe hasret ölmektedir. Doğum yapıp, cennet kadını olmaya aday milyonlarca kadın, zoraki ve ameliyatlı bir iki doğum ile oyalanmıştır. Anneliğini yitirmiş kadın, kendisi de yitiktir. Kadının kulağına, `sen koruma altındasın, erkekten daha üstünsün’ edebiyatı yapılacak yerde kadının binlerce kere duymak için yaratıldığı anneciğim!’ sesine nasıl hasret kaldığı düşünülsün. Kadının şu fani dünyada en büyük tesellisi o cılız ‘anneciğim!’ sesidir. Bunun dışında kadını onurlandırabilecek hangi doğal çare vardır?

Kadını, iş ortamına çekerek, doğumu ve büyütmeyi ürkütecek şey olarak göstererek anneliğinden uzaklaştırdıktan sonra ona verilecek hiçbir destek doğal değildir. Kadın, suni teneffüs gibi suni konularla avutulmaktadır.

Aile
Batı kültürü aileyi, hürriyeti engelleyen nokta olarak görüyor. Evet, açık bir dille aile istemiyoruz demiyorlar. Aile bakanlığı bile oluşturuyorlar. Aile ve ev var. Bakanlığı da var. Devlet ve medya da ailenin arkasında durur. Herkes aile avukatı durumunda görülür.
Aileyi oluşturması gereken şahsiyetler ise meydanda yoktur. Aile gibi mahrem bir ortamın ancak dijital kelepçelerle korunabildiği bir ortam nasıl aile olarak anılabilir? Ailenin beli, ruhu ve özü durumundaki kadın evine sadece yatmak için geliyor olduktan sonra hangi aileyi mukaddes kabul edeceğiz biz, ailenin nesini koruyacağız? Kadını işte olan aile, aile midir?

Batı, kadını hür tutarken, kapitalizm kurallarına göre hür tuttu. `Kazan ve kurtul’ mantığı güttüler. Kadın da, kazandı ve kurtuldu. Bugün bizim topraklarımızda, iş ortamına sürüklenen kızlarımızın neye hizmet ettiklerini keşke anlayabiliyor olsa idik, keşke! İş bulup çalışan her genç kızın neye mal olduğu anlaşıldığında bir nesil kaybedilmiş olacaktır.

Hiç kimse kızlarımıza iş bulmakla övünmesin. Bu bir cinayettir. Kadınların kıyamete kadar duyabilecekleri en tatlı teselli olan ‘anneciğim’ sesini kısmaktır kadını çalıştırmak. Çocuğunu kucağına almaya hasret kadınların toplumu olacağız yakın bir zamanda.

Bari dini duygularımız bu sele alet edilmesin. Kızını okutup doktor yapmayı, insanlığa hizmet ettirmeyi yıllardır makul bir masal olarak dinledik. Herkesin kızı, doktor olup hasta kadınları muayene etmek için gereken bütün tavizleri vermeye aday olmuştur. Sağlık ve insanlık uğruna görüldü bu. Şimdi de kızların Diyanet’te görevli olmak için okumaları moda oldu. Dine hizmet etmek, kadınlara tebliğ etmek basit mazeretler değil elbette. Allah muhafaza buyursun; bir kadının Kur’an okutması, ilmihal öğretmesi, tebliğ yapması gibi Allah’ın emri olan şeyleri basit görecek bir gaflet sahibi değiliz. Allah’a sığınırız. Şüphesiz kadınların hocahanım olmaları, Kur’an öğretmeleri, doktor hanım olup hemcinslerine hizmet etmeleri yer yer zorunludur, gereklidir. Buna diyeceğimiz yoktur. Dediğimiz odur ki, bu gösterilen gaye ne kadar gerçektir, ne kadar da kadını evin dışına taşımak için kılıftır.
Diyanet’te hizmet eden kadınların aile hayatlarına bakılmalıdır. Annelikleri ve kadınlıkları ne durumdadır? Doktor hanımların insanlara verdikleri hizmetlerin oranı ile yavrularına verdikleri hizmetlerin oranı ölçülmelidir. Önümüzdeki bir zorunluluğu, bize dayatılan politikalara kurban ediyorsak sadece kendimizi avutuyoruz demektir.

‘Kadın Politikaları’
Kalplerdeki gayeleri Allah Teâlâ bilir; kimsenin kalbinde fesat bulunduğuna hükmedecek değiliz. İnsanız, insan olarak da kararımızı izleyebildiklerimiz üzerinden veririz. Önümüzde bir zina tufanı yayılmaktadır. Zinaya karşı en büyük kalemiz olabilecek aile de batılı ve batıl ölçülere kaydırılmaktadır. Kadın, anneliğe hasret bırakılmaktadır. Erkeğin eli kolu bağlı tutulmaktadır. Kadının fıtrî yapısı zedelenmektedir. Kadının `anne’ olması takdis edilmeli iken `işçi/memur’ olması, teşvik edilmektedir. Kalpler, niyetler Allah’a açık alanlardır. Gördüklerimiz ise kadının ve ailenin harap edildiğidir. Bu harap etme esnasında da tıp ve din gibi herkesin cazip kabul edeceği alanlar kullanılmaktadır. Tıbbın ve dine hizmetin önemine diyecek yoktur ama bunun ne kadar gerçek bir maksat ne kadar da kılıf olarak kullanıldığını ele almak durumundayız. İnsanların gönüllerini yapma uğruna evlerini harap etmeye değemeyeceği bilinmelidir.
Zinayı rahatlatan veya çağrıştıran bütün aile ve kadın politikaları lanetlidir. Sesimizin çıktığı kadar haykırırız: Zinayı kışkırtan her kurala, o kuralı kasten getirene lanet olsun. Evlenmeyi ve erkek/kadın kahrı çekmeyi aptallık, zevkini hayvanca tatmin etmeyi de akıllılık olarak sunmaya çalışan şeytana alet olanlara yazıklar olsun. Kolay bir evlilik yerine, yokuşa sürülmüş evlilikler bir davetiyedir. Kadını erkeğin düşmanı, erkeği de kadının kahrı olarak lanse edenler, şeytanın maşasıdırlar. Erkeği de kadını da Allah’ın yarattığı gibi kabul edemeyenler, ölülerine Kur’an okutsalar da Kur’an ehli olamazlar. Erkeği kadına karşı azdıran şeytandır. Şimdi şeytanın eylemine tepki olarak kadını erkeğe karşı azdıranlar bilerek veya bilmeyerek bir tür şeytanlık içindedirler. Ne yazık ki, küfrün beşiği batıda başlayan bu fitneye mü’minlerin içinden de ses verecekler bulunabilmektedir. Yarattığı kulu kadına karşı Allah’tan daha merhametli kim olabilir?

Herkes istiğfar etmelidir. Kadınlar ve erkekler herkes Rabbine dönmelidir. Biz insanız, kendi kendimize ilah olamayız. Birbirimizin merhamet bekçileri de olamayız. Yerimizde dursak, haddimizi bilsek, kul kim Allah kim bilsek taşlar yerine oturur.

Bu ümmetin kimliği üzerinde söz sahibi olanlar erkekleri, bağırlarına sığınıp huzur bulacakları kadınlardan mahrum etmesinler. Kadınları, yaşamları boyunca milyonlarca kere duymaları için yaratıldıkları ‘anneciğim’ sesinden mahrum etmesinler. Yeteri kadar ‘anne’ sesi duymamış kadın, yeteri kadar hava solumamış bir insandır. Kadını ile cennet yolculuğuna çıkacak erkeklerin o kadını kanun kafesinin içinde bulamayacağını her erkek bilir.
Hayata kimse müdahale etmesin. Suni hayatı hayat göremeyiz. Allah’ın yarattığı gibi yaşamak istiyoruz, nasıl yaşayacağımızı bizden birileri belirlememelidir.

Kadın, cephemizin en önündedir. İlk kadından beri şeytan kadını aşınca hepimizi aşacağını bilerek iş yapmaktadır. Tesettürden, kadının evinde kalmasına kadar kadın ve aile ile alakalı her konuda bu inceliği unutmadan kararlar vermeliyiz. Bizim kızımız veya mü’minlerden birinin kızı ya da bir insanın kızı ne değişir, sonuç hepimizle alakalıdır. Bir kadının işe atılması bir annenin kaybedilmesi ise kaybettiğimiz her anne, insanlıktan sökülmüş bir ilmiktir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir