Arama Kelimenizi yazıp Enter'a basınız.

Karadeniz’den Bir Damla

 

Ve ben seni sevdiğim zaman,

Bu şehre yağmurlar yağdı…

Yol kenarında, elimde bir valiz, yüreğimde bu şehre veda etmenin hüznü ile servisi bekliyorum.Ve bana eşlik eden aniden bastıran bardaktan boşanırcasına bir yağmur… Yirmi dakika gecikmeyle yolculuğumun ilk basamağı başlıyor. Servis ile yapılan yolculuklar kimine göre otogara ulaşmak için yapılan kısa seyahatlerdir. Benim için ise şehre veda turu niyetinde… Her yerden yolcular ellerinde valizlerle servise biniyorlar. Kimisi hayat yorgunu, kimisi neşe kumkuması… Hayatla henüz tanışmadıkları için mi bu kadar neşeliler yoksa acılarını gizlemek için mi, gülüşlerinin ardına sığınıyorlar kestiremiyorum. Bu düşünceleri bırakıp hem kendi hem yüreği zengin olan bu şehirle vedalaşıyorum.

Kısa bir şehir turundan sonra terminaldeyim. Mavi ile yeşilin buluştuğu şehrime beni götürecek olan otobüsü arıyorum. İnsanlar terminalde mahşer yeri misali telaş içinde oradan oraya koşturuyorlar. Kimi sevinç dolu bir haberi, heybesine katık yapmış havalara uçuyor, kimi her adımını attığında geride bıraktıklarını düşünerek iç geçiriyor. Yaşlı bir çift birbirine dayanak olmuş kaybettikleri otobüslerini arıyorlar. Dışarıda gezinen satıcıların  ekmek paramın peşindeyim dercesine sesleri gökte yankılanıyor. Bir de muavinlerin ‘ İstanbul yolcusu kalmasın.’ Kayseri-Nevşehir, Kayseri-İzmir sesleri ve bu seslerin birbirini geçme gayesi ile yarış halini alışları. Bu seslerin arasında birde Kayseri-Giresun-Trabzon sesi sanki benim için eve dönüşün müjdecisi… Hemen o tarafa yöneliyorum. Otobüsü bulduğum halde tasdik ettirmek için bir daha soruyorum. ‘Giresun otobüsü mü?’ ‘ Evet abla, valizi sağ tarafa ver.’ Bu onaydan sonra valizimi verip otobüse biniyorum.

Beş numara cam kenarı, yanıma telefonumu, biletimi birde kitabımı alıp yerleşiyorum. Yolcular yerlerini bulma telaşı ile geziniyorlar ve en sonunda yerlerini bulup oturuyorlar. On beş dakika sonra yolculuk hostesin ‘ Sayın yolcularımız Kayseri-Trabzon yolculuğumuz başlamıştır. Bizi tercih ettiğiniz için teşekkür eder hayırlı yolculuklar dileriz’ anonsu ile başlıyor. Bu anons benim için bir devrin kapanıp diğerinin açıldığının sözcüsü gibi… Aklımdaysa kimin söylediğini bilmediğim ‘ Her son yeni başlangıçlardır.’ cümlesi… Bir süre hem bu sözü düşünüp hem de dışarıya bakıyorum. Toprak kış uykusundan yeni uyanmış gözleri mahmur baharı karşılıyor. Bahar ise mis gibi taze kokusunu şenlik misali etrafa yayıyor. Yol boyunca kesik sıralar halinde bizi karşılayan servi ağaçları anlık selamlaşmalardan sonra bizi tekrar uğurluyorlar. Belkide içlerinden ‘ Siz yolcusunuz biz hancı’diyorlar. Kim bilir…

Üç saat sonra Sivas otogarına giriyoruz. Otobüsten eski hayatlar iniyor yerine yeni hayatlar biniyor. Her birinin hayat hikayeleri farklı insanlar…Yanımdaki boş koltuğa  elli yaşlarında bir kadın kucağındaki çoçuğuyla oturuyor. Kısa bir merhabalaşmadan sonra ben yine etrafı seyretmeye koyuluyorum. Yan koltuklarda bir ömrü birlikte geçirdikleri aşikar yaşlı bir çift. Onların önünde canlarının sıkıldığı her hallerinden belli olsa da birbirleriyle konuşmayan iki bayan. Benim önümde ise başını cama dayamış uyuyan bir yeni yetme, onun yanında gazeteyi en sondan okumaya başlayan orta yaşlı bir adam. Arkamda ise sıkı dost oldukları anlaşılan kızların futbol muhabbetleri… Kısa bir moladan sonra yolculuğum kaldığı yerden başlıyor. Yanımda oturan bayan benimle konuşmak için cesaretini topluyor ve ‘ Yolculuk nereye kızım?’ diye soruyor. ‘Giresun’ diyorum. ‘ Karadenizlisin.’ diyor.  Bende büyük bir sevecenlik ile ‘Evet’ diyorum ve bende soruyorum ‘Siz nerelisiniz?’. Sonra bayan kendini anlatmaya başlıyor. Kayseriliymiş ama Sivas’ta oturuyormuş. Samsun’a kızının doğumu için gidiyormuş. Ailesini anlattıktan sonra ‘ Elimde aha bu yavrucak galdı. Gurbetlik zor guzum’ deyip susuyor. Belki benim de konuşmamı bekliyor;ama ben hafif  bir tebessüm ederek başımla onaylıyorum. Gurbetlik zor…Yolun önümüzde su gibi akıp gidişini seyrediyorum. Bir yandan da düşünüyorum. Eskisi kadar içimi yakmıyor bu gurbetlik. Alışkanlık mı oldu, yoksa  kabullendim mi bilemiyorum…

Dört saat sonra Samsun-Havza otogarına giriyoruz. Otobüs otuz dakika mola veriyor. Davullu zurnalı büyük bir kalabalık büyük bir coşkuyla tempo tutuyor ve slogan atıyorlar ‘ En büyük asker bizim asker’. Gençler coşkulu bir halayın içinde kendilerinden geçercesine halay çekiyorlar. Ortada ise dört genç omuzlarında nakışla işlenmiş ay yıldızlı bir tülbent, parmaklarında önceden yakılmış bir tutam kına… Daha sonra halay bitiyor. Diğer oyun havalarından oynamaya başlıyorlar. Dört genç kalabalığın arasına karışıyor ve öyle dik öyle gururlar oynuyorlar ki belki de evlenmeden önceki düğünlerini yapıyorlar. Mola bitimine on dakika kala oyun oynamayı bitiriyorlar ve aralarından olgun bir kişi gençlere dua ediyor. Herkes duaya iştirak ediyor ve hep birlikte amin sesleri göğe  yükseliyor. Gençler bir bir vedalaşıp helallik aldıktan sonra otobüse biniyorlar.

Etraf zifiri karanlık hiçbir yer görünmüyor. Yolcuların çoğu uyudu. Benimse gözümde bir damla uyku yok. Başımın üzerinde olan şahsi ışığın düğmesine dokunuyorum. Biraz kitap okuyayım diyorum ve kitaptaki bir cümle dikkatimi çekiyor ‘ Seyahatte cam kenarı aslında yalnızların yeridir. Çünkü orası başını dayayacak omuz bulamayanlar içindir.’ Can Dündar’ın bu tespitini özümsüyorum. Beş numaralı cam kenarında yalnızlığımı düşünüyorum ve yine derin sulara dalıp boğuluyorum. Bu zamana kadar çıkamadım bundan sonrada çıkabilir miyim kestiremiyorum. Kendimi Özdemir Asaf’ın bir şiiri ile avutuyorum. Ne demiş şair ‘ Yalnızlık paylaşılmaz. Paylaşılsa zaten yalnızlık olmaz.’

Gözlerimi açtığımda yağmur yağıyordu.” Karadeniz’e geldiğim yavaş yavaş belli oluyor desene diye içimden geçirdim. Ve ben seni sevdiğim zaman/Bu şehre yağmurlar yağdı’ diye mırıldandım. Daha sonra karşımda tüm hırçınlığıyla Karadeniz boy gösterdi. Dalgalarını kayalıklara öyle hırçın vuruyordu ki her zaman ki gibi bir şeylerin hesabını soruyordu. Hala cevabını istediği sorular vardı demek. Bense başımı yukarı kaldırıp  gökte özgürlüklerine kanat çırpan beyaz martılar topluluğuna baktım ve hiç değişmemişlerdi. Aynı eda, aynı gökte süzülüş… Bana şu hayatta değişmeyen tek şey ne diye sorulsa hiç şüphesiz ‘ Karadeniz ve martılar’ derdim. Her zaman, her şartta ,her durumda aynı mı olurdu bir deniz ve bir de martılar… Dünyanın her yerinde her şey, her kavram değişebilir ama Türkiye’de Karadeniz ve martılar değişmez. Her zaman sizi aynı sevinç, aynı coşku ve  heyecanla karşılarlar tıpkı Karadeniz insanı gibi. Onlar trajedilerini her daim komediye çeviren güler yüzlü oldukları kadar da asık suratlı hayatların insanlardırlar. Denizin hırçınlığı adeta  insanlarına aks etmiştir; ama bir o kadar da hareketli neşe dolu yüzlerdir.Evlerinin kapıları her daim açıktır. Muhabbetlerine doyum olmaz.Dünyanın bütün  yükü omuzlarınıza binmiş olsa bile gönülleri zengin bu insanlar sizi içten gelen bir kahkahaya boğarlar ve siz bir anda kendinizi dünyanın en mutlu insanı olarak bulabilirsiniz.

Yolculuğumun bittiğini Bulancak`ın girişindeki Sarayburnu Caminden anlıyorum.Bu caminin yapımı tam yirmi iki yıldır sürüyor.İstanbul  Şehzadebaşı Camii örnek alınarak yapılan bu Camii büyük ihtişamıyla her zaman ki gibi beni karşılıyor ve ben içimden bana verdiği selamını alarak ”hoş bulduk “diyorum. Beş dakika sonra yolculuğum bitiyor. Memlekette olmanın sevinci ve özlemi… Valizimi alıp önce denizin karşısına geçip derin bir nefes alıyorum sonra aynı derinlikle bırakıyorum.Bu iyot kokusunun  ciğerlerimi parçalayışını seviyorum. Etrafıma bakıp “İnsanlar değişiyor; bir sen değişmiyorsun “diyorum, belki de bana öyle geliyor bilemiyorum. Arkamı döndüğümde çimenler içerisindeki çay bahçesine bakıyorum ve arkadaşımı görüyorum. “Nerede kaldın” dercesine sitem dolu bir bakış atıyor. Bense içten bir gülümseme ile bu durumu bertaraf ediyorum.

Kısa bir dinlenmenin ardından Giresun`a gitmek için arkadaşımla birlikte  hazırlanıyoruz. Dolmuşa binip kısa bir yolculuktan sonra Giresun meydanında iniyoruz.Bizi meydanın tam ortasında küçük bir fıskiyeli su havuzu karşılıyor. Havuzun içerisinde sırtları birbirlerine dönük  bir kız bir erkek iki genç; bellerinde  bir fındık sepeti ve birlikte başlarının üzerlerinde tuttukları Giresun`un yegane sembolü çotanak  fındık  var.”Aslında Giresun`un fındığı  kadar kirazı da meşhurdur ama bunu pek kimse bilmez “diyorum. Arkadaşım İstanbul`da yaşadığı için Giresun`un tarihini pek bilmiyor ve merak edip hemen soruyor.”Nasıl yani? Giresun, fındığı ile meşhur değil mi? “diyor. Bende  “Evet aslında öyle ama…“ deyip anlatmaya başlıyorum. Giresun yöresinin tarihte ilk ismi Hitit kaynakların da Azzi ülkesi olarak geçiyormuş. Daha sonra bir sürü el değiştirmiş ve buraya Miletoslular yerleşmiş. Karadeniz’e bir sürü koloni kuran Miletoslular buraya da  bir koloni kurmuşlar ve  Kerasous ismini vermişler. Daha sonra burası Romalıların eline geçmiş ve Romalı bir komutan buradaki yabani kiraz ağaçlarını fark etmiş. Bu ağaçların fidanlarını Roma` ya götürmüş. Bu bilgi kirazın dünyaya Giresun`dan yayıldığının bir göstergesidir.Ayrıca halk arasında Kerasus isminin kirazdan geldiği de söylenir ve Giresun için; “Kirazın ana yurdu ;fındığın başkenti “ denir. Arkadaşım;”İlginç” diyor. Biraz daha etrafa bakınıyoruz. Gazi Caddesinin dik  yokuşunun  kaldırımlarında ilerliyoruz.

Gazi Caddesi, Giresun`un ana caddesidir. Türkiye`nin ünlü markaları buraya toplanmıştır.Halkın genelde alışveriş yaptığı yer burasıdır. Cadde deyince geniş bir sokak algılanır; ama Gazi Caddesinin yolları dardır.Genelde Giresun`un cadde ve sokakları  dardır sanki “Biz kendimizi muhafaza ettik” dercesine ayaktadırlar. Bu dar sokaklardaki samimiyet günümüzde kaybolan mahalle kültürünün son neferleri gibidirler. Eski Giresun evlerinin otantik havası ise  sizi yıllar öncesine götürür. İki katlı ahşap evlerin arasında kendinizi zaman da yolculuk yapıyor gibi hissedersiniz.

Arkadaşımla birlikte bu sokaklarda gezinirken karşımıza Giresun`da çay içmenin ayrı keyif verici olduğu yer; Millet Bahçesi çıkıyor. Millet Bahçesi denizin karşısında çay içmek için güzel bir yerdir. Bizde hemen çay içmek için  kesme taştan yapılmış kemerli kapıdan içeri giriyoruz. Asırlık çınarların altında geçmişten bir günü yaşıyor gibiyiz. Çaylarımızı içerken arkadaşım çay bahçesinin girişini soruyor. Bende bildiğim kadarıyla anlatıyorum. ”Kemerli kapının üzerinde üç tane kitabe varmış. Kemerli kapının üzerinde çeşitli bitkisel motif ve kabartmalar var. Biraz dikkatli bakınca anlaşılıyor. Ne kadar ihtişamlı duruyor değil mi? Yıllara meydan okuyor adeta.” diyorum. Biraz manzaranın keyfini çıkardıktan sonra rotamızı Giresun Kalesine yöneltiyoruz. Kaleye vasıta ile de çıkabiliriz;ama arkadaşım “Yürüyelim” diyor. Millet bahçesinden çıktıktan sonra sol tarafa dönüp yolu takip ediyoruz. Biraz ilerledikten sonra dik mi dik bir yokuş bizi karşılıyor. Bu zorlu yokuşu  tırmanıyoruz ve karşımızda bütün ihtişamıyla Karadeniz` beliriyor sanki Karadeniz ayaklarımızın altında… Biraz manzaranın keyfini çıkartıyoruz.

Kalenin güney tarafındaki surların üzerinden düşme tehlikesine rağmen geçiyoruz. Kurtuluş Savaşından kalma halkın ramazanda iftar saatini duyurmak için kullandığı bir top var. Buradan şehrin dağ eteklerine nasıl kurulduğunu görüyoruz ve şehrin yeşil ile buluşmasının  amansız keyfini çıkartıyoruz.Bir süre şehrin manzarasını izledikten sonra geldiğimiz yoldan geri dönüp, kalenin kuzey tarafına geçiyoruz. Kalenin içinden hiçbir zaman eksik olmayan çocuk cıvıltıları kulağımıza geliyor ve ileride  parkta oynayan çocukları görüyoruz. Harap olmuş bir taş yoldan geçip kalenin zamana meydan okuyan kemerli kapısından içeri giriyoruz. Sevda yolunun sonundan kalenin içine girdikten sonra basamak sistemi seklindeki surlara çıkıp kalenin sıfır noktasına kadar gidiyoruz. Manzaraya bir kez daha hayran kalıyoruz. Karadeniz alabildiğine ihtişamlı heybeti ile  karşımızda duruyor. Karadeniz `in bu kadar hırçın oluşunun yanı sıra bir şeyi fark ediyorum.Karadeniz`in tek adası olan Giresun adasını. Karadeniz, adayı  öyle sahiplenmiş ki bir annenin kucağındaki yeni doğmuş bir bebek misali  ada, nazlı nazlı uyuyor gibi… Arkadaşım manzaraya hayran kaldığını belirterek soruyor” Bu adanın hikayesi var mı?” diyor. Bende “Evet ,her yerin olduğu gibi buranın da hikayesi var;  ama acıklı bir hikaye… Aslında bir çok aşk efsanesiyle dolu  dediklerine göre binlerce yıl önce ,Giresun`da yaşayan krallardan birinin,genç ve güzel bir kızı varmış. Kız gelinlik  çağına gelince kızı istemeye başlamışlar; ama kız kim isterse istesin “hayır” diyormuş. Çünkü kızın yüreği Giresun Kalesinin eteğinde koyunlarını otlatan kara benizli çoban için çarpıyormuş. Gönül bu ya ferman dinlemiyor, çoban kavalını üflediği zaman kızcağız pencereye koşuyormuş, hem dinliyor hem ağlıyormuş. Gel zaman git zaman çobanın gönlü de kralın kızına düşmüş.Bu imkansız karşılıklı aşk aylarca sürmüş. Kral kızının neden evlenmek istemediğini merak ediyormuş. Sormuş soruşturmuş sonunda meseleyi anlamış. Kral tabii küplere binmiş kızını bu adadaki manastıra kapatmış. Kral o, kara benizli çobanı ise yakalatarak manastırın karşısındaki yaşlı bir çınarın dallarına astırmış. Ertesi gün kralın kızı sevdiğini yaşlı ağacın dallarında öyle asılı görünce  kendini   manastırın kulesinden aşağı atmış. Bu yürekler acısı aşk öyküsünü halk yıllarca unutmamış ve her yılın yirmi mayısında genç kızlar bu adanın  etrafını dönerler  veya denize sırtları dönük  dua edip taş atarlar böylece mutlu olacaklarına inanırlar.” Derin bir sessizlikten sonra arkadaşım kalenin fotoğraflarını çekmek için yanımdan ayrılıyor.

Ufuk çizgisi yavaş yavaş kızıllaşıyor. Bulutların arasından denize akseden ışık hüzmeleri ise insanı alıp götürüyor düşünceler alemine. Deniz biraz daha hırçın ve bilinmezlikler içinde dalgalarını savuruyor sahile. Başımın üzerinden geçen iki martı özgürlüklerine uçuyorlar mum ışığına aşık pervane misali gökyüzünde.Arkamda kale ise , sevgilisini bekleyen çoban misali bütün ihtişamıyla  zamana direniyor. Ada ise mahzun ve  mağrur duruşuyla tüm tutsaklığına rağmen denizin ortasında  sevdiğini bekliyor. Ve adeta birbirlerine şöyle diyorlar;”Al ömrümü koy ömrünün üstüne… Senden gelsin ölüm başım üstüne…”

Ayten Yazar /gencdoku.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir