Arama Kelimenizi yazıp Enter'a basınız.

Konya Gezisi

Geçenlerde; Ankara’dan gelen misafirim sayesinde, daha önce gitmiş olmama rağmen pek bir şey hatırlamadığım Konya’nın şirin, sakin bir köyü olan Sille’ye kısa bir yolculuk yaptım. “Nasılsa daha önce gittim” diyerek tekrar gitmeyi hiç düşünmediğim bir yerdi aslında. Ancak otobüsten inince güzel bir ohh çekip, “iyi ki gelmişim” dedirtti bana bu güzel mekan.
Sille, Konya ilinin 8 km kuzey batısında, antik bir Rum beldesi. Burada bahsi geçen Rum Roma’ya ait anlamı taşımakta ve Ortodoks Türklerin de mübadele öncesi yaşadığı anlaşılmaktadır. Günümüzde Konya Selçuklu belediyesine bağlı bir mahalle ve baraj gölü. Arkeolojik veriler yerleşkenin 6000 yıl öncesinde kurulduğu yönündedir.
Sille, öncelikle ismiyle dikkatleri üzerine çeken bir yer bence. Sille denilince ilk olarak akla “tokat”ın geldiği kesindir. Konya ile alakası olmayan pek bilmez Sille’yi. Hatta Tabu oyununda bu kelimeyle karşılaşsa yasak kelimelere düşmeden anlatmak için büyük bir efor sarf eder.
Sille’nin ismi tarih boyunca da tartışıla gelmiş ve bu konuda değişik bir çok görüş ortaya atılmış:
1. Frig dininin Şarap tanrısının nedimlerinden Silen’den,
2. Silenos’tan, (Silenos: “Kaynayıp coşarak köpürüp akan su” anlamına gelir.)
3. Sel anlamına gelen “Seyl” kelimesinden,
4. Si = Su ella = Allah birleşimi olan “Siellâ” dan,
5. Sıla’dan geldiği de bildirilmektedir.
Ayrıca Sylla isimli Roma kumandanına da nispet edilmiş. Selçuklular zamanında İsiyle ve Silye adıyla kullanılan Sille, Osmanlılar döneminde bu ismin yanı sıra “Su Dirhemi Nahiyesi” adıyla da anılmış.
Sille; Roma, Bizans, Kudüs yolu üzerinde yer aldığı için önemli bir dini merkez olmuştur. Dünyanın en eski ve en büyük manastırlarından biri olan Ak Manastır (“Hagios Khariton Manastırı”, “Deyr-i Eflâtun”) bu köydedir ve yaklaşık 800 yıl kesintisiz hizmet vermiştir. Ak Manastır Konya’da yaşayan Mevlevi dervişlerince de ziyaret edilmiş ve bahçesinde küçük bir de mescit yaptırılmıştır. Şimdilerde askeri alan içinde kaldığı için ziyarete kapalıdır.
Selçuklu döneminde olduğu gibi Osmanlılar devrinde de tarihi İpek ve Baharat yolları üzerinde olması nedeniyle önemini hiç yitirmemiştir. Cumhuriyet öncesinde nüfusu 18.000’e ulaşmıştır. Köy 1924 nüfus mübadelesine kadar Türk kökenli Hıristiyan çoğunluk tarafından iskan edilmiştir. Macar gezgini Bela Horvarth 1913 yılında Anadolu’ya yaptığı gezisinde tuttuğu notlarda o yıllarda Sille’de 60 adet kilisenin ayakta olduğunu yazmıştır. Bugünkü nüfusu ise 3700 kadardır.
Osmanlı devleti zamanında Türkçe konuşup Türkçe isimler alan ve kendilerine Karamanlı denilen konuştukları dile de Karamanlıca denen Gayri Müslimler, Sille halkının içinde yer almış. Sille, Fatih Sultan Mehmet, II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman ve III. Murad dönemlerinde Konya’ya bağlı bir yerleşim merkeziymiş.
Özgün yapısı son yıllarda zarar görse de günümüzde köy ve çevresi SİT alanı olarak kabul edilip koruma altındadır.
O zamanlardan bu zamana kadar çok değişime uğramamış olan, hala eskileri anımsatan kareleriyle insanın içine huzur veren, ruhunu rahatlatan Sille, henüz yoldayken dahi insana o huzuru yansıtıyor. Yokuşlu yollarını, tepelere kurulu evlerini pek Konya’ya benzetemediğim ancak toprağıyla insana Konya’da olduğunu hissettiren bir yer Sille. Neredeyse ölmek üzere gibi görünen fakat sit alanı olarak ilan edilmesi sebebiyle hala hayatta olan bazı evleri, yokuşların açıldığı o daracık sokaklarıyla o sokaklardan görünen ayağınızın altındaki koca bir mahalleyi andıran Sille’nin her bir köşesi gezilmeye değer doğrusu.
Ben ve arkadaşlarım Sille’ye adımımızı atıp biraz yürüdükten sonra ilk olarak bizi taş döşemeli olan ve fazla büyük olmaması nedeniyle sıcak ve samimi görünen bir cafe karşıladı. Silen Cafe’nin bizce en güzel yeri olan ve hepimizin hafızasına kazınan şirin mi şirin tatlı mı tatlı küçücük ahşap bir balkonu vardı. Balkona bir tane masa atılmış ve o masa da sanırım yalnız iki kişilikti. Hepimiz o balkona oturup bir şeyler içmeyi düşündük ama o balkonun bizi alacak kapasitesi olmadığı için bundan vazgeçtik. Ve oradan ayrılıp yolumuza devam ettik.
Sille’de adım başı etrafınızda gördüğünüz “tandır ekmeği yapılır/bulunur” tabelaları acayip düzeyde iştahınızı açıyor. Hele ki tandır ekmeğinin bir kere tadına bakmışsanız yapacak fazla bir seçeneğiniz olmuyor. Tok olsanız dahi o ekmekten yeme isteğiniz maalesef size galip geliyor. Aynen bize daha doğrusu bana galip geldiği gibi…
Biraz ilerledikten sonra yolumuzun soluna denk gelen ve Sille’nin en önemli mesleklerinden olan toprak işçiliğinin sergilendiği bir çeşit müze gördük. Vakit kaybetmeden o tarafa yöneldik. Beş-altı merdiven inilerek içeri girilen bu müzenin henüz merdivenlerinden inerken sanatına şahit oluyorduk. Sağımızda ve solumuzda sıra sıra dizilmiş çömlekleri inceleyerek ve daha başka nasıl güzelliklerle karşılaşacağımızı merak ederek içeri girdik. İçeri girdiğimiz zaman dışarıda olanlardan çok daha güzel çömlekler bize hoş geldiniz diyordu. Hoş bulduk diyerek onlarla tek tek görüştük. Hepsi topraktan yapılmış olan çeşit çeşit avizeler, su testileri, fincanlar, tablolar ve süs eşyaları adeta beni al beni al diyordu bize. Bazılarının üzeri yine el yapımı işlemelerle süslenmişti. Orası çömleklerin hem sergilendiği bir müze hem de satıldığı bir dükkandı. Üstelik her bütçeye uygun çömlekler de bulunuyordu. Bence bu çömlek müzesi, oraya yolu düşen herkesin mutlaka uğrayıp kendine hatıra olarak bunlardan birini alması gereken bir yerdir demek abartı olmaz herhalde.
Sille, coğrafik konum olarak iki dağ arasında vadi görünümünde olan bir yerleşim yeri olduğu için nerede yürürseniz yürüyün eğer önünüzü kapatan bir ev veya ağaç yoksa her yeri rahatlıkla görebileceğiniz bir yapıda. Öyle ki biz, aynı otobüsle geldiğimiz insanların nereleri gezdiğini görebiliyor ve sürekli onlarla karşılaşabiliyorduk.
Sille’nin sokaklarında gezmeye başlamadan önce sol tarafımıza düşen dağdaki kayalara oyulmuş eskiden orada yaşayan Rumlara ait olan mağaraları/evleri görmek için dağa tırmanmaya karar verdik. Tırmanmak diyorum çünkü bizim çıktığımız yer öyle yürüyerek çıkılacak gibi değildi. Yukarı çıktığımızda bir çok mağara beklerken sadece bir tek mağarayla karşılaşınca hayal kırıklığına uğradık diyebilirim. Daha sonra karşı dağa çıktığımızda anladık ki biz yanlış yere tırmanmışız. Meğer az daha ilerlesek büyük bir ihtimalle çıkışı daha kolay olan ve bir çok mağaranın bulunduğu o meşhur yeri görecekmişiz. Önceki Sille gezimden anımsadığım kadarıyla bir çok mağaranın bulunduğu bölgenin aşağısında o dönemin kralının mezarı ve eskiden darağacı olarak kullanılan ağaçtan yapılmış bir yapı vardı. Bu gezimde de görmeyi isterdim fakat kısmet değilmiş. Benden size ufak bir tavsiye: Sille’ye gittiğiniz zaman ilk gördüğünüz mağaraya “işte mağaralar!” diye atlamayın. Önce, başka mağaralar var mı diye bir bakın etrafınıza. Yoksa siz de “bu insanlar niye bize böyle hayretle bakıyorlar?” diye meraklanırsınız.
Mağaraların önceleri ev olarak kullanıldıklarını anlamak çok da zor değil aslında. İçine girdiğiniz zaman küçük odalar halinde yontulmuş iç içe olan birkaç mağara ve çok amaçlı kullanılabilecek ya da gaz lambası, mum gibi aydınlatıcı şeylerin konulabileceği küçük küçük oymalıklar biraz hayal gücünün yardımıyla sizi evinizde hissettirebilir bence. Üstelik sıcak bir havada bu mağaralara girmek klimalı bir odaya girmiş hissi veriyor insana. Mağaralarda dikkatimizi çeken şeylerden biri de içerisinde bir tane bile karınca, böcek vs. görmemiş olmamızdı. Özellikle aradık ama bir tane bile görmedik. Ya bu da mağaraların bir özelliğiydi ya da sadece bir tevafuk. Nedenini bilmiyorum ama Rabbimden bana gelen bir hediye olduğu kesin.
Mağaraların içinden gözünüzü tekrar Sille’ye çevirdiğiniz zaman muhteşem bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. O an insan düşünmeden edemiyor: “Bu Rumlar kesinlikle işini biliyor.”
Daha sonra dik bir dağ üzerinde olduğumuzdan dolayı çıkışımızdan daha zor bir iniş yaparak gezimize kaldığımız yerden devam ettik. Sille’nin ortasından geçen kanalın üzerine ara ara köprüler kondurulmuştu. Çoğunlukla taştan olan bu köprülerin birkaç tane de ahşaptan olanları vardı. Biz de ahşap köprünün birinden yanına kurulmuş pazarı inceleye inceleye karşıya geçtik. Acaba pazarda da ilginç bir şey görür müyüz diye bakındık ama her yerde satılan şeyler vardı. Sonradan orada yaşayanların bunlara da ihtiyacı olduğu aklımıza geldi ve bakınmayı bırakıp evlerin bulunduğu bölgeyi gezmeye başladık. Köprülerinden ziyade bazı evlerinin de ahşap olması Sille’ye hoş bir görünüm katmıştı. Sokaklarda yürürken eski adıyla misafir evi yeni adıyla da otel olan yine ahşaptan bir konut çıktı karşımıza. Bu otelin özelliği kapısının eski Osmanlı kapılarından olmasıydı. Kapı iki tokmaklıydı. Sağ taraftaki tokmak erkekler, sol taraftaki ise kadınlar içinmiş. Erkekler kapıyı çaldığında kalın ve tok, kadınlar çaldığında da ince bir ses çıkıyormuş. Ona göre de kapıyı erkek misafire erkek, kadın misafire kadın açıyormuş. Bu uygulamaya tek kelimeyle bayıldık diyebilirim. Hala devam ediliyor olmasına da çok sevindik. Tek tük de olsa eski adetlerle karşılaşmak insana, hala bir şeylerin tamamen yok olmadığını hatırlatıyor.
Oradan ayrılıp, Sille’nin diğer meşhur olan yönü , mumculuğunu görmek için mum atölyesini aramaya başladık. Atölyeyi ararken grubumuz ikiye bölündü ve birbirimizi kaybettik. Diğer grup mum atölyesini bulmuş fakat bizi bulamamıştı. Biz ise hem onları hem de mum atölyesini.. Tabi her işte bir hayır vardır. Bu sayede biz Sille’nin tüm sokaklarını arkadaşlarımızı arama bahanesiyle gezmiş olduk. Siz şimdi diyeceksiniz: “hani Sille’de nerede olursan ol her yeri görebilirdin” diye. Evet görebiliyorsun ama benim arkadaşlarım mum atölyesini bulup önünde bekledikleri için biz onları göremedik. Zaten daha sonra onlar beklemekten vazgeçip bizi aramaya koyulunca birbirimizi görüp, buluştuk. Ee ne de olsa çabalamazsan başaramazsın. Buluştuğumuz zaman kendilerinin mum atölyesini bulduklarını, bizim ne yaptığımızı sordular. Bizse bir sokaktan girip diğerinden çıkarken neredeyse tüm Sille’yi keşfetmiştik. Etrafı duvarlarla çevrili, içinde çocukların olduğu bir alan görmüştük. Oranın ne olduğunu merak edip, yanımızdan geçen bir amcaya sorduk. O da sağ olsun hem oranın ne olduğunu hem de etraftaki tüm meşhur yerlerin neler olduğunu bize tek tek açıkladı. O duvarlarla çevrili yerin yeni yapılmakta olan cafe ya da çay bahçesi olmaya aday bir yer olduğunu söyledi. Karşımızda görünen bizim kaleye benzettiğimiz taş döşemeli yapı da eskiden Rum Hapishanesi olarak kullanılmış. Sonra bize bir zamanlar orada yaşamış olan imparator Konstantin’in annesi Helena tarafından yaptırılan kiliseyi gösterdi. Sanırım Ortodoks kilisesiymiş.Orada bu ve buna benzer birçok kilise vardı. Sille’de bulunan bu kiliselerin sayısı camilerle aynı orantıdaydı denebilir. Çünkü Sille bir zamanlar Müslüman ve gayri Müslim halkın iç içe yaşadığı bir yermiş. Daha sonra da mezarlıkları ve camileri gördük.
Sille’nin bazı evleri, köprüleri ve duvarlarından ziyade sokakları da taş döşemeliydi. Sille’ye güzel bir görünüm katan bu döşemelerin bir özelliği de yağmur yağdığı zaman yerler çamur olmuyor aksine temizleniyormuş. Bana öyle geliyor ki biraz da karlı veya yağmurlu havalarda insanların evlerine giderken kaymamaları da bu döşemenin nedenlerinden olabilir. Sonuçta inişli çıkışlı olan bu yollar eğer bir de kaygan olursa insanların evlerine gitmeleri bir kabusa dönerdi.
Sille’de gezerken insan, buranın gerçekten düşünülerek ve özenle kurulmuş bir yer olduğunu her köşesinden anlayabilir. Birçok hattat, alim, şair, aşık ve sanatkarlar yetiştiren Sille, tam bir kültür âbidesi oluşunu fiziki yapısıyla da bütünleştirerek ortaya çok güzel kareler çıkarmıştır. Bu karelere ahşaptan ve taştan olan köprüleri, adım başı karşımıza çıkan çeşmeleri ve su kaynaklarından yükselen suyun sesi de eklenince insan, o muhteşem ahenge kapılmadan edemiyor. O an gitmek zorunda olmak nasıl acıtıyor içini, nasıl buruklaştırıyor insanı bir bilseniz. Maalesef bir parçamızı orada bırakıp mum atölyesini bulmak için ayrılmak zorunda kaldık.
Mum atölyesine doğru giderken karşımıza çıkan sevimli, insanın içini ısıtan, sıcak ve samimi olan ninelerin ve dedelerin bizleri gördüklerine memnun olmuş halleri ve bizimle sohbet etme istekleri eşliğinde yol aldık. Ağızlarından “Maşallah kuzum maşallah, herkes sizin gibi olsa keşke” gibi sözler dökülen bu tatlı insanlar gezimize ve içimize oldukça renk katmıştı doğrusu. Koltuklarımız kabarmadı desek yalan olur.
Bu durumdan hoşnut, ağzımız kulaklarımızda olarak mum atölyesine vardık. İçeri girdiğimiz zaman bizi ilk karşılayan mumların orada yapıldığını haber veren değişik ama kötü olmayan o kokuydu. Artık mumların hammaddesi olan parafinin kokusu muydu yoksa kokulu mum yapımı için kullanılan özel bir koku muydu bilmiyorum ama size mum atölyesinde olduğunu daha girer girmez hissettirdiği kesin. Daha sonra koku eşliğinde, gelen misafirlerin satın alması için sergilenen mumları gezdik. Farklı şekillerde olan bu mumlar her insana her tarza hitap edecek biçimdeydi. İçlerinde en çok dikkatimi çeken ve aklımda kalanlarsa; yavrusunu üzerinde taşıyan bir kaplumbağa, fotoğraf makinesi, Eyfel Kulesi figürleri ile bardaklar içine dökülmüş rengarenk, meyveli cup görünümlü mumlardı. Hepsinde gözümüz kaldı diyebilirim. Eğer bir gün Sille’ye yolunuz düşerse kesinlikle mum atölyesine uğramadan hediyelik eşya almayın. Ve bir tavsiye: Mum atölyesine mutlaka en son yani alacağınız her şeyi aldıktan sonra gidin. Yoksa paranızın hepsini mumlara yatırabilirsiniz.
Atölyeden çıktığımız zaman zaten kısacık olan süremizin de sonuna gelmiştik. Artık eve dönme vakti gelmişti. Biz gezimize öğleden sonra başlayabildik ve bu yüzden her yeri gezemedik ama sabahtan gidilse, yavaş yavaş, sakinliğin ve huzurun tadını çıkara çıkara gezilse, kiliselerin-camilerin içine girilse, Sille barajının yanına oturup piknik yapılsa bence çok daha güzel olur. Ama kısa süreliğine gidip görmeye de değmez diyemem.
Ayrıca Sille’de maalesef bizim gezemediğimiz meşhur olan ve gezilmesi gereken başka yerler de var. Örneğin, Konya’da ilk Hıristiyanlık döneminden kalan 1.800 yıllık Sille Mahallesindeki Papaz Evi’nin, bölgede devam eden turizme açılma çalışmaları kapsamında yeniden düzenlenmiş ve Türk yemeklerinin servis edildiği hali Sille Konak, Sille çayı ve onun üzerinde, sulama ve taşkın kontrolü amacı ile yapılan Sille Barajı ve çeşit çeşit lezzetli üzümlerin yetiştirildiği üzüm bağları bunlardan bir kaçı…
Sille’den dönerken Konya’da arayıp da bulamadığımız papatyaların Konya’ya göre daha fazla yeşillik alana sahip olan Sille’de çıkmış olduğunu görünce hepimiz birer hatıra aldık yanımıza. Sonra otobüse binip evimize döndük.

| Rumuz: Muştu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir