Arama Kelimenizi yazıp Enter'a basınız.

MAKULİYET MEDİNE STANDARTLARIDIR

İslam Dünyasının kaybettiği bir değer olan mâkuliyete duyulan ihtiyaç, makul olmanın ölçüsü ve İslam Dünyası’nın bugünkü durumu… Nureddin Yıldız, mâkuliyetin toprağından söz ediyor ve ısrarla Medine’ye dikkat çekiyor. Ümmetin başsızlığı ve üstün fedakârlık bilincine ulaşmanın elzem olduğunun altını çiziyor. Nureddin Hoca ile belki de en çok arzu ettiğimiz şeyi mâkuliyeti konuştuk.

 

-Kıymetli hocam, siyasette, toplumsal hayatta, insanların din ile olan intibakında aşırılaşma bağlamında bir tarafgirlik hâsıl oluyor. Bunun karşısında da öyle ya da böyle durmak gerekiyor ve siz buna dair ciddi çalışmalar yapan önemli isimlerden birisiniz, mâkuliyeti muhafaza etmek adına. Biz ne zaman kaybettik, nasıl kaybettik mâkuliyeti buradan başlayalım arzu ederseniz?

 

Bismillahirrahmanirrahim. Mâkuliyet dediğimiz şeyin de bir mâkuliyeti olması lazım. Bürokrasi, hiyerarşi sistemin bulunduğu yerdedir dolayısıyla bir depremin oluşumunda mâkuliyet aranmaz. Depremin sonrasındaki şartlarda da bir hiyerarşi aranmaz; bir can kurtarma söz konusudur. Acil şartlar devreye girmiştir. Bugün Ümmet-i Muhammed mâkuliyet diyebileceğimiz her şeyi dengeli, düzenli, yerinde, rafında, dosyasında uygulayabileceği bir dönem yaşamamaktadır. Ne cihadımız, ne eğitimiz ne de ibadetimiz bize veda hutbesinde çizgi çizip giden Efendimiz’in bıraktığı çizgi üzerinden yürümüyor ama bu yürümeyiş çok da olağanüstü, olmaması gereken bir durum değildir. Çünkü biz, Medine’de veya Fatih’in İstanbul’unda ya da Selahaddin’in haçlıları temizlediği bir Kudüs’te yaşamıyoruz. Yaşadığımız Müslümanlığımız, başta toprak sonra sistem sonra da imani kimlik olarak orijinal olmayan yerlerdedir. Binaenaleyh biz bir mâkuliyet arayamayız şu anda. Mâkuliyeti arama şartlarını arayabiliriz. Zira sizin mâkuliyet dediğiniz şeye ihtiyaç hissedilmiyor. Kapan kaptığını yeterli buluyor.

 

İslam Kur’an’ın, Peygamber Aleyhisselam’ın dinidir ama bir bütün olarak. Kur’an’ın sadece cihad emrini alıp bundan bütün bir İslam çıkarırsanız bu mâkul bir şey değildir. Kendi başına makul olan bir şey, her şeyi işgal ettiği zaman zaten anarşi olmuştur. Cihad anarşisi olmuş olur o zaman. Mesela sabah namazının ezildiği bir yerde cihad olmaz. Ebeveyn hakkının yok sayıldığı bir yerde cihad olmaz.

 

 

Mâkuliyetin toprağını bulmak zorundayız

 

Tersten de düşünebiliriz; güneş doğduktan sonra bile devam eden sabah namazı ibadet terörüdür. Bu da mâkul bir şey değildir. Efendimiz’e sabaha kadar ibadet yapacağını duyuran birine ne cevap veriliyor? “Benden değilsin” deniyor. Burada biz mü’minler olarak kaybettiğimiz bütünün yerine tek bir parçayı bütün gibi kullanmayı uyguluyoruz. Herkes mesela sık sık umreye gidebiliyor. Bununla bütünü doldurmaya çalışıyor. Hâlbuki umre İslam’ın olsa olsa yüzde biri olur. Hacc olsa olsa İslam’ın beşte biridir. Beşte üçü haline getiremezsin Haccı. Mâkuliyet dediğimiz şey, Medine standartlarıdır. Peygamber Aleyhisselam’ın bulunduğu, vahyin indiği zamandaki Medine standartlarına dönülmedikçe bir mâkuliyet arayışımız olamaz. Ümmet-i Muhammed’in biricik hocası, Ebu Hanife ümmetin gözbebeği olması gerekirken, gözünü çıkaran bir taassubun nedeni olur o zaman. Ashab’ı severek Allah’ın rızasını kazanmamız mümkünken, sahabeden birini put yapıp cehenneme girmiş oluruz. Bu sebeple bugün mâkuliyeti aramadan önce mâkuliyetin toprağını bulmak zorundayız.

 

-Aslında neden mâkuliyeti aramak gerekiyor sorusunu sormak gerekiyor belki de. Gerek İslam dünyası ve gerekse ülke kamuoyunda sürekli olarak siyasi/sosyal çatışma senaryoları yazılmaya çalışıyor. Bu zaviyeden bakıldığı zaman nasıl bir mâkuliyet tablosu ortaya çıkıyor?

 

Allah, dünyayı hakkın ve batılın bulunduğu yer olarak yarattı. Hamdolsun bizi hakkın adamları olarak bulunduğumuz yere koydu, batılla mücadele etmemizi istedi. İlk örnek nesil Ashab, yüzde yüz bunu böyle uyguladılar; batılın askerlerine karşı taarruzda bulundular. Hep güçlü ve bir adım önde olmaya çalıştılar. Ben Allah’ın şeriatını ayakta tutan görevlisi gibi bir konumdayken küfürle mücadele ediyordum ama benim tarikatım, vakfım, grubum, mezhebim İslam’ın kendisi gibi güçlü olduğu zamanlarda ise mezhebimi savunmak için öbür kitle ile uğraşırım, tıpkı küfürle uğraşan Ashab’ın yaptığı gibi. Ashab’ın içini dolduran ruh ve karşısında duran habis ruh, gitgide eğer benim mezhebim ve başkalarının mezhebi diye İslam’ın iç dünyasına ait kavramlarla yer değiştiriyorsa biz Peygamber Efendimiz’in eski ümmetler gibi bölünüp parçalanmak diye tarif ettiği uçurumun kenarına geldik demektir.

 

Mezhepler İslam’la eşitlenemez

 

Kesinlikle Müslümanların mezhepleri vardır ve olmalıdır. Tarikat terbiyesine de ihtiyaç vardır. Hele bu modernleşme zamanında, liberalizme karşı bu terbiye, tasavvuf güçlü bir silahtır ama İslam ayarında, belki de İslam’dan daha değerli görüldüğü zaman kavganın kapısı aralanmış olur. Avrupa geçmişindeki asırlar gibi. Mezhep şarttır, çünkü Rasulullah aleyhisselamdan miras kalan algı, ümmetlere bölündüğünde mezheplerin rahatlığını, dini daha rahat yaşamasını sağlıyor ama İslam eşittir filan mezhep dendiğinde kesinlikle yanlış bir yola gitmiş oluruz. Mezhepler, tarikatlar İslam’ın altında, raftaki dosyalar olabilirler. İslam’a muadil başka bir din yoktur ki İslam’ın içinde bir mezhep Müslümanların İslam düzeyinde üstün tuttukları bir değer halini alsın. Burada eğer Müslümanların geleceğinde mezhepler arası savaştan söz edilebiliyorsa Allah muhafaza buyursun. Müslüman mezhebini müdafaa etmeyi cihad olarak görmeye başladıysa buna “afet” diyoruz biz. Mâkuliyet değil delilik bile yok bu işte. Allah rızası için yapılacak bir cihadı grubumuz, kliğimiz, için yaptığımız zaman biz Yahudilerin ve Hıristiyanların düştüğü bataklığa düşmüş oluruz.

 

-Kim yapıyor peki bunu? Bu cepheleşmenin faili kim? İslam dünyasında, ülkemizde birçok kanaat önderi var olmasına karşı neyi murad ederek yapıyorlar bunu sizce?

 

Direkt kimsenin yaptığını söyleyemeyiz. Lawrence gibi İslam’ın içine girmiş bir casus olmadığı sürece mü’min bunu yapmaz. İslam toplumunda fakat bunun mikrobu oluşturuluyor. O mikrop, Kur’an gibi okunan hocaefendi kitaplarıdır. Vahiy, ya da hadis yerine “bizim de büyüğümüz demişti ki” şeklinde eşit ayarda sözlerin telaffuz edilmesi. Yani İslam’ın ağırlığından koparılıp bireysel birlikteliklerimize ağırlık katılması diyebiliriz buna. Sünnetin terki ya da ihmali ‘olağan’ karşılanırken filan hocaefendinin virdini kaçıran mürid, kendine yemeyi haram kılıyorsa burada bir savaş ateşlenmiş demektir.

 

-Mezhepler adına ortaya çıkan, mevzi tutanlar var. Bir yanda mezheplerin üzerine bina edilen rejimler var diğer yanda bunlarla çatışan ayrı mezhep grupları. Bunlara karşı batı tazyikiyle model gösterilen protestanlaşmış bir Müslüman zihni söz konusu. Gerçeği perdeleyen bu durumda nasıl bir değerlendirme yaparsınız?

 

Küfrün durumdan vazife çıkarmasını ayıplayacak halimiz yok. Ben de onun zaafiyetlerini kolluyorum. Karşılıklı olarak iki cepheyiz ve zaafiyetlerinden vazife çıkarmanın anormal görülmesinin bir manası yok. Elbette beni yıpratmak için masrafsız olan hangisi ise benim kendimi imha edeceğim yöntem hangisiyse onu yapacaktır. Bizdeki riskin esas bir sebebi var. O da ümmetin başsızlığıdır. Baş yok.

 

Peygamber Efendimiz’in Davası Her şeyden Önce Gelir

 

Ben tam bu noktada hiç unutmamamız gereken bir örnek zikretmek istiyorum. Efendimiz aleyhisselam vefat ettiğinde meşhur Beni Sakife diye bir yerde Ebubekir radiyallahu anh, Ömer radiyallahu anh ve diğer Ashab-ı Kiram’ın oturduğu ve Efendimiz’in mübarek bedenini vefat ettiği yerde bırakıp önce Peygamberin vekili kim olacak diye seçim yaptıkları bir sahne vardır. Ebubekir radiyallahu anh o gün halife seçilmiştir. Ondan sonra “Şimdi gelin Rasulullah’ın cenazesi ile ilgilenelim” demişlerdir. İslâm’ı en iyi anlayanların onlar olduğuna Kur’an şahit. Sadakatlerine Kur’an şahit. Dünya ile ilgileri olmadığına Kur’an şahit. Bu insanlar Peygamberin etrafında etten kemikten duvarlar örmüşlerdi. Eğer o gün Ebubekir ve etrafındaki ensar önce vekil seçelim demeselerdi Peygamber Aleyhisselam’ın naaşı ile beraber bu din de toprağa gömülürdü. Önceki Peygamberlerin başına gelen afet buydu. Önce, ümmetin dirliğini kim temsil edecek, başında kim duracak bunu tespit ettiler. O gün her şeyi garantiye aldılar ondan sonra onlarca kabile İslam’dan çıktık dedi, savaş ilan edildi ama hiçbiri Medine’yi sarsmadı. Çünkü Medine’de birlik ve dirlik vardı.

 

Küfür İslam topraklarını işgal ettiğinde ilk yaptıkları iş Lozan’da hilafeti kaldırtmayı garanti altına almak olmuştur. Çürük de olsa, sakat da olsa ümmetin başında bir halife olması bugünkü halin böyle olmaması demekti. Bu sebeple bizim tenkit etme yerine, biz neden ümmetin başı olmaya çalışmıyoruz, böyle bir çalışma niye yapmıyoruz diye irdelememiz lazım. Ashab’ın, Peygamber’in naaşından daha önce davasının temsil edilmesini öncelemesini, onlarca doktora tezi hazırlatarak ele almak zorundayız. İkinci olarak da dikkatleri çekecek bir örnek daha vermek istiyorum. Yüzlerce İslami hareket vardır. Bu hareketlerin kimi tasavvufu öne çıkarır kimi ibadeti, kimi okumayı öne çıkarır. Ama bakın Hasan El-Benna hareketi, Mevdudi hareketi, Erbakan hareketi dünyanın taarruzu altında kalmıştır. Seksen küsür yıl oldu Hasan El-Benna’nın hareketi hala linç görüyor. Hala tanklarla söndürülmeye çalışılıyor. Mevdudi hala affedilmiyor. Erbakan’ı hala bağrına basamıyor kimse. Çünkü bu liderler İslam’ı siyaseti ile ümmeti birleştirme mantığı ile iş yapmaya kalktılar.

 

Tarikat mısın zikir mi yaptıracaksın yüz sene zikirden alma insanları zararı yok. Perşembeleri değil Çarşamba da oruç tutun isterseniz ama Kudüs kelimesini kullanmayın. Sen Anadolu Müslümanıyla ilgilen. Endonezya’daki ile ilgilenme. Hâlbuki biz ümmetiz kabile değiliz. Binaenaleyh ümmet mefhumu, Ümmet-i Muhammed düşüncesi ile hareket eden siyaset, tarikat, kültürel hiçbir etkinliği Batı müsamaha ile karşılamıyor. Ezip geçiyorlar, çünkü ümmet mefhumunun hareketlenmesi bir lider arayışı getiriyor beraberinde. Lider çıktığı gün de felçli bile olsa yeryüzünde bir milyar insanın protesto edeceği bir tepki alanı oluşacaktır. Ümmet kurumsal olacak. Biz mâkuliyetimizi dinimizi parçalara bölerek, zevklerimize uygun kısmını alarak kaybettik. Biz dini yeniden Medine’ye indiği gibi alacağız. Bir baş olacak. Peygamber’in mübarek cesedinden daha önemli baş meselesi var. Aksi takdirde kötü sonuçlar doğar.

 

Medine Standartları, Ümmetin Hilafet İhtiyacı ve Fedakârlık Bilinci

 

İlk olarak, Medine standartlarında alacağız. Allahın indirdiği gibi, bir bütün olarak ve beşer müdahalesi görmemiş haliyle. İki, başsız İslam parça parça İslâmdır; küfrün istediği de bu zaten. Üç, bu uğurda fedakârlık, bu zamanın cihadıdır. Bu uğurda fedakârlık sadece zenginlerin sadaka vermesi değildir. Malımı sadaka verebildiğim gibi, çocuklarımı Allah yolunda Filistin’e cihada gönderdiğim gibi tarikatımı, grubumu, partimi de feda edebilmeliyim. Bir cihad bir infak çeşidi de budur. Her şeyi yapıyorum ama partimden, vakfımdan, tarikatımdan, feda edemiyorum; o zaman bir anlamı olmuyor ki. İslam benim etrafımda toplansın demek oluyor bu. Rasulullah dışında kimse böyle bir iddiada bulunamaz. Dolayısıyla muhakkak bir liderimiz olsun, etrafında ümmeti temsilen şura heyeti bulunsun, onun etrafında biz vakıflarımızı, tarikatlarımızı feda edebilelim. Ben Allah yolunda şehit olmaya hazır olduğum gibi mezhebimi de şehit edebileyim. Yeter ki ümmetim, Kur’an’ım ve Medine’m öne çıksın.

 

Medine’den daha değerli şehirler oldu, sırf benim büyüğüm orada yaşıyor diye. Afet budur. Tavaf edecek sadece Kâbemiz vardır bizim. Dinimizin standart hayatının ölçeği olarak da sadece Medine vardır. Kudüs emanettir bize. Bunun dışında kutsal şehrimiz yoktur hedef gösterilmiş Konstantiniyyeler ve Romalar vardır. Roma hedef şehirdir kutsal değildir, İstanbul kutsal değil stratejik şehirdir.

Röportaj: Hüseyin Yahya Şekerci

 

Not: Nureddin Yıldız Hocamızın Diriliş Postası gazetesinde yayımlanan 11.05.2015 tarihli  röportajı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir