Arama Kelimenizi yazıp Enter'a basınız.

Müslümanlar Birbiriyle İngilizce Değil Arapça Konuşmalı

Halil İbrahim Kutlay:

‘İSLAMİ İLİMLER’ ÜNİVERSİTELERİ KURULUP

HADİS FAKÜLTELERİ AÇILMALI

Hadislerin geçmişten günümüze kadar gelen silsilesinde herhangi bir kopukluk olmamasına rağmen, (Aliyyül Kari, Şevkâni, Aclunî gibi birçok Muhaddis bu tasnifi yaptı) birtakım mevzu hadislerin halen daha talebelere ders olarak okutulmasını nasıl anlamalıyız? Bu dar bakış açısından kurtuluşu nasıl sağlayabiliriz?

Mevzu hadislerin yaygınlaşmasının birçok sebebi bulunmaktadır. Bu sebeplerden biri bilgisizliktir, yani hadis eğitiminin yeteri kadar verilmemesidir. Günümüzde yeniden hadis ilimlerine büyük bir yöneliş söz konusudur. Fakar buna rağmen hadis ilimlerine ara verildiği için mevzu hadisler daha çok yaygınlaştı.

İkinci sebep; güvenilir şahsiyetlerin ağzından zaman zaman bu hadislerin nakledilmesidir. Çok sevdiğiniz bir hoca efendinin vaazında, nasihatinde, derslerinde bir hadis-i şerifi duyduğunuz zaman bunu sahih bir hadis-i şerif olarak naklediyorsunuz. Hâlbuki hadis ilimlerinde kitabî olmak esastır.

 

Tarih boyunca hadis ilimlerinde bir kopukluk söz konusu değildir ama bizim insanımızın hadisten kopukluğu söz konusudur. Osmanlı döneminde çok yaygın olan Darül Hadislerin yeniden kurulması gerekiyor. Maalesef ülkemizde hadis sadece bir ders olarak okutulmaktadır. Hâlbuki hadisin bırakın ders olarak okutulması, bir bölüm olarak okutulması bile eksikliktir; hadis fakülteleri kurulması gerekmektedir. Ülkemizde ilahiyat fakülteleri yerine, İslami fakülteler yerine, inşallah İslami ilimler üniversiteleri kurulduğunda Hadis Fakültesi, Kur’an-ı Kerim Fakültesi ve İslam Hukuku Fakültesi şeklinde fakülteler kurulduğunda hadis ilimlerine çok daha fazla derinliğine yer verilecektir.

Mevzu hadislerle mücadelede yol katetmiyor da değiliz. “Sen olmasaydın ben bu kainatı yaratmazdım!” şeklinde aktarılan ve kudsi hadis olarak bilinen sözün, elhamdülillah günümüzde artık uydurma hadis olduğu bilinmektedir.

Mevzu hadis ile senedi zayıf arasındaki farkı belirtir misiniz? Bu hadislere karşı Müslümanlar nasıl bir tutum sergilemelidir?

Mevzu hadis yani uydurma hadis, aslı olmayan hadistir. Mevzu hadis diye nakledilen meşhur sözlerdir. Hâlbuki zayıf hadis, senedinde veya metninde sahih hadis şartlarına uymayan birtakım eksiklerin bulunmasıdır. Aslında zayıf hadis yerine pek kuvvetli olmayan hadis ifadesi kullanılsa daha güzel olur, arada çok fark var. Zayıf hadis olarak bilinen yani senedinde herhangi bir kopukluk/inkıta olan birtakım rivayetler, hadis âlimleri tarafından sahih olarak kabul edilmemektedir. Hâlbuki bu hadis, takviyelerle hasen derecesine yükselebilmektedir. Birçok hadis âlimi bu noktada, zayıf hadisle ahlak konusunda amel edilebileceğini ifade etmişlerdir. İmam Nevevi bunlardan bir tanesidir. Dolayısıyla zayıf hadisle uydurma hadis aynı şekilde görmek yanlıştır.

GD_44_BASKI-30

Hadisler arasında derecelendirme vardır. Zayıf hadisin bir altı çok zayıf hadistir; münker hadistir. Bu sürecin en sonundaki hadis uydurma hadistir veya aslı olmayan hadislerdir. Hiç aslı olmayan, Peygamberimize yamanan asılsız sözler ile, hadis kriterleri açısından derecesi yeterince kuvvetli olmayan zayıf hadislerin aynı tutulması da çok yanlıştır. Mevzu hadisleri tamamen reddetmemiz gerekir, hayatımızdan çıkarmamız gerekir. Çünkü sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki: “Kim bilerek, kasten, benim adıma yalan söz uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın!”

Zayıf hadislerle akaid, ibadet, ahkam konusunda amel etmek caiz görülmemiştir. Hadis-i şerif meclislerinin arttırılması gerekiyor, sahih hadislerin nakledilmesi gerekiyor. Bu bir şuurlandırma, bir bilinçlendirme çalışmasıdır.

Prof. Dr. Nureddin Itr 1994 yılında İstanbul’daki sünnet sempozyumunda hadisleri tenkit edenlere “Siz kabul ettiğiniz sahih hadisleri yaşayın.” dedi. Sahih hadisler yaşanırsa, öğrenilirse, tatbik edilirse giderek o zayıf hadisler, uydurma hadisler kaybolacak ve zihinlere sahih hadisler hakim olacaktır.

 

Ülkemizde özellikle Arapça konusunda gerek imam Hatip Liselerinde gerek medreselerde verilen ezbere dayalı eğitim yöntemi, hem öğrencilerin uzun yıllar vermesini gerektiriyor hem de bu yıllar sonunda da istenilen Arapça seviyesine ulaşılamıyor. Bunlara alternatif olarak anlaşılabilir bir usullerle Arapça eğitimi nasıl olmalıdır?

Medreselerde klasik Arapçada sarf-nahiv güzel öğretiliyor, ancak sarf ve nahivi okuyan bu üstadlarımız bir Arap ülkesine gittikleri zaman derdini çok zor anlatıyorlar. Arapça konuşmanın ayrı bir ders olarak okutulması lazım. Arapça dil bilgisi, nahiv ve sarfın ayrı bir şekilde okutulması gerekir. Metin okumalarının, metin tercümelerinin ayrı bir şekilde verilmesi gerekir. Ülkemizde eskiden beri Arapça dil bilgisi gayet güzel bir şekilde öğretiliyor, metinler güzel tercüme ediliyor ancak Türkçeden Arapçaya tercüme veya ifademizi Arapça anlatma noktasında gerçekten Arapça eğitiminde büyük bir eksiklik söz konusudur.

Fatih Sultan Vakıf Üniversitesi İslami İlimler Fakültesinde yüzde yüz Arapça eğitimi geçen sene başladı. Yalova İlahiyat Fakültesine bu yıl yüzde yüz Arapça eğitimi başladı. İlahiyat Fakültelerine Arapça hazırlık sınıfları konuldu. İmam Hatip Liselerine de Arapça hazırlık sınıfı şartı getirilecek inşallah…

 

Medreselerde ve Arapça eğitimi veren bazı kurslarda mükaleme derslerine çok ağırlık verilmeye başlandı. Suriye’den hoca efendiler bu noktada istihdam ediliyor. Arapçanın ülkemizde yurt dışına çıkmadan tarihimizde olduğu gibi öğretilmesi için ciddi çalışmalar var. Şeyhul İslam Ebussuud Efendi, Arap ülkelerine gitmedi ama eserlerini Arapça olarak yazdı. İrşadü’l-Aklu’s-Selim Mezaye’l-Kitabü’l-Kerim isimli tefsiri mükemmel bir Arapça şaheserdir. Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi, Şeyhulislam vekili Muhammed Zahidul Kevseri, kitaplarını Arapça yazdı ve gayet güzel edebî, fasih bir Arapça kullandılar. Osmanlı uleması Arapça yazıyordu, Süleymaniye kütüphanesinde bu nedenle binlerce Arapça eser mevcuttur.

Arapça eğitiminin üç sac ayağı var. Arapça dil bilgisi, Arapça konuşma, Arapça tercüme… Arapça tercüme ve dil bilgisi konusunda sıkıntı yok, binlerce eser Arapçadan Türkçeye tercüme edildi ama Türkçeden Arapçaya tercüme edilmesi ve derdimizi Türkçe anlatma noktasında problemler inşallah yakında halledilecektir. Arapça eğitiminde asıl olan konuşmadır. Konuşmada incelikleri öğreniyorsunuz.

Pakistanlı bir Müslüman’la İngilizce mi konuşmamız gerekir yoksa Arapça mı? Müslümanların ortak dili Arapça olmalıdır. Pakistanlılar Arapça konuşuyor, Endonezyalılar Arapça konuşuyor, Afganistanlı Arapça konuşuyor ama bizim maalesef birçok müftümüz Arapça konuşamıyor. İslam alimleri diye takdim edilen insanlar tercümanla derdini anlatıyorsa, bu o müftü için, müftünün ülkesi olan Türkiye için, ülkemiz için büyük bir talihsizliktir, büyük bir eksikliktir.

Hocam bizim için Arapça konuşmak mı yoksa Arapça anlamak mı ölçü olmalıdır?

En önemlisi Kur’an-ı Kerim’i, hadis-i şerifleri anlamaktır. Önce inceliği anlamak için dilde derinleşmek gerekiyor. Belagati öğrenmek gerekiyor. Arapça anlamak elbette güzeldir fakat Arapça konuşan kimse Kur’an’ı ve hadisleri daha derinlemesine anlayabiliyor.

 

İslam ümmeti arasındaki birlik noktasında Arapça konuşmak önemlidir. Dil anlamaktır, sonra da derdini anlatmaktır. Biz hem manevi açıdan (İslam ümmetinin birliği açısından) Arapçaya muhtacız hem de maddi bakımından (turizm, ticaret, dış ilişkiler vb).

Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler aynı zamanda Arap edebiyatının zirvesindedir.  Arapçayı çok iyi konuşan, çok iyi anlayan kimse Kur’an- ı Kerim’e hayran olur. Peygamber efendimizin konuştuğu dile hayran olur. Lübnan’da Hıristiyan Araplar inanmadıkları halde konuşmalarında ayetleri delil getirirler. Kur’an-ı Kerim’deki ifadeler o kadar güzeldir ki inanılmasa da o güzel ifadeler konuşma esnasında kullanılır.  

Öyle bir dönemdeyiz ki bir hocanın ak dediğine diğer hoca kara diyebiliyor. Bir Müslüman kime uyacağına nasıl bir yol izleyerek karar vermelidir?

Kur’an-ı Kerim diyor ki: ‘Müminler sözü dinlerler, en güzeline uyarlar.’ Biz dinleyeceğiz, en güzeline uyacağız. Kuran-ı Kerim diyor ki: ‘Bilmiyorsanız, ilim takva ve ihtisas erbabına sorun.’ Kuran-ı Kerim diyor ki: ‘Bunu en iyi bilene sor.’ Kuran-ı Kerim diyor ki: ‘Sana en iyi bilen gibisi ancak gerçeği haber verebilir.’ Kuran-ı Kerim ihtisasa, ilme, irfana davet ediyor. En iyi bilene soracağız.

 

Bugün soran kimsede de hata var. Mesela diyor ki “Hocam bu konuda açık bir kapı var mı? Bir çözüm yolu var mı? Şöyle bir fetva var mı?” Ama sahabe öyle sormuyordu. Sahabe şöyle soruyordu: Müslüman için hangisi daha faziletlidir? Hangi hicret daha üstündür? Hangi çeşit sadaka daha faziletlidir? Sahabe misali sorarsak üstatların, hocaların dediği aynı olacaktır.

Hoca efendi faiz haram mı sorusuna doğrudan haramdır diyebilmelidir. Sözü kıvırmamalıdır. Hoca efendi, giyinmiş gibi görünen ama gerçekte örtüsüz olan hanımların bu durumunu anlatabilmelidir. Hoca efendi içkinin yasak olduğunu söylediği gibi, içki bayisi açmanın da yasak olduğunu söyleyebilmelidir. Gerçekleri en net, en yalın, en sade ifadesiyle anlatmalıdır. Görevimiz hakkı, hakikati en doğru biçimde ifade etmek olmalıdır.

Cemaat olmayı, bir olmayı, birlik olmayı bize efendimiz hadisleriyle tembihlemiştir. Peki efendimizin bu tembihlerine biz neden uyamıyoruz?

En güzel cemaat sahabe-i kiramdır. “Siz insanlar içinden çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.” buyruluyor Kur’an’da. Bir cemaatin gerçek anlamda makbul, Allah rızasına uygun bir cemaat olabilmesi için sahabeye benzemesi lazım. İhlasta, takvada, imanda, cihatta, Kur’an tilavetinde, ibadette sahabe misali bir hayatı yaşaması gerekir. Sahabenin ruhu cemaat ruhuydu. Cuma namazı cemaat namazıdır, bayram namazı cemaat namazıdır, cenaze namazı da aynı şekilde… Farz namazların cemaatle kılınması önemlidir.

 

Müslüman birlik ve beraberliğin gerektirdiği her şeyi yapmak durumundadır. Körü körüne cemaatçiklerin olduğu bir toplum İslam toplumu olamaz. Cemaatlerin birleştiği nokta Kuran ve Sünnet olmalıdır. Kur’an-ı Kerim eksenli çalışmalar, sünnet eksenli çalışmalar arttıkça insanlar arasındaki buzlar eriyecektir. 1980’lerde Türkiye’deki cemaatler ve cemaatçikler arasındaki mesafe çok daha açıktı ama 2000’li yıllara geldiğimizde bu mesafeler daraldı. Birbirinin arkasında namaz kılmayan adamlar vardı. Elhamdülillah şimdi kılabiliyorlar. Birbirine çok sert, çok ters bakanlar vardı. Şimdi biraz daha sıcak davranabiliyorlar. Bugün elhamdülillah cemaatler arasındaki buzlar eriyor, yüzler gülüyor. Şuurlanma arttıkça, eğitim arttıkça o buzlanma inşallah giderek azalacaktır. İslam kardeşliği, İslam ümmeti anlayışı gerçekleşince Müslümanlar birbirlerine yakın olacaktır.

hhhhhhhhhhhhh

 

Müslümanlar birbirlerine yakın olmak istemedikleri için uzak değiller, arada kara kediler var. Cemaatleri birbirinden soğutan çok heyecanlı veya çok saf kişiler var. İşte bunlar problem. Bursa’da 1994 yılında Mekke’den döndüğümde bir konferans verdim. Konferans sonunda bir genç ayağa kalktı. Heyecanlı bir Müslüman. Uzun sakallı, cübbeli, sarıklı. “Hocam şeriat ne zaman gelecek,” dedi. Dedim ki “Sana bir tavsiyem var: Çok heyecanlı olma, çok saf da olma!” “Hocam soruma cevap vermediniz,” dedi. “Evine git, başını iki elinin arasına koy, düşün söylediklerimi” dedim. “İyi niyetliysen bir cevap bulacaksın, kötü niyetliysen sana diyeceğim bir şey yok.” Sloganlaşmış ifadelerle konferansın sevabını, manasını, yönünü bir başka noktaya çevirmeye gerek yok. Biz bunlardan çok kaybettik.

 

Nasıl ki kara kuvvetleri, deniz kuvvetleri, jandarma kuvvetleri ayrı ayrı kuvvetler ama aynı merkeze bağlı iseler, Türkiye’deki vakıf ve dernekler de öyledir. İslam merkezinden hareket eden, farklı alanlarda çalışan ve gönüllerin, toplumun, müesseselerin İslamileştirilmesi, huzurlu bir toplumun meydana gelmesi için çalışan irşad erbabı, eğitim erbabı adamlardır. Farklılıkları zenginliktir, bu farklılıklar birbirine ters bakmaya sebep olmadığı müddetçe…

Birçok kitabınız ve çeviri eseriniz mevcuttur. Çevirdiğiniz kitabı hangi kıstasa göre seçersiniz?

Tercüme edilecek kitabın önce içinde yaşadığımız toplumun manevi açıdan gelişmesine faydası olması gerekir. Yayınevlerinden, gençlikten, cemaatten, toplumdan gelen talepler var. Bu talepleri dikkate alarak tercüme yapıyoruz.

 

Mütercimler tercüme parasıyla geçinemezler. Mütercimler İslami kaygı taşıdıkları için tercüme yapıyorlar. Bütün İslam ülkelerinde tercüme noktasında en hızlı ülke Türkiye’dir. Muhammed Kutup kitap yazmıştı. Kitabı gösterdi ve “Kitap daha piyasaya çıkmadı ama Türkiye’de tercümesi çıkmıştır!” dedi.

 

İslam dünyasındaki pek çok kitap tercüme ediliyor. Eski kitaplar, kaynaklar tercüme ediliyor. Tabi kaynakların tercüme edilmesi tartışmaya açık. Bazı ilim adamları “Kaynaklar tercüme edilmemeli.” diyor. Buhari tercüme edildiğinde Buhari’deki incelikleri bilmeyen, hadis ilimlerinde derinleşmemiş insan, Buhari’deki iki farklı hadisi nasıl yorumlayacak? Alt alta birisi caizdir diyor, birisi caiz değildir diyor. Biri efendimizin ilk dönemdeki biri son dönemdeki uygulamasını anlatıyor. Temel kaynaklar tercüme edilirken şerhiyle, açıklamasıyla beraber tercüme edilmelidirler veya özel dipnotları koyulmalıdır. Tercümeler, orta seviyede olan kimseler dikkate alınarak yapılsa çok daha güzel olur.

 

Sahabe hayatı, İslam ahlakı ve İslam edebiyle ilgili kitaplar tercüme edilmeli. Fıkıh kitapları tercüme edilirken çok dikkatli davranılmalıdır çünkü fıkhi meselelerde çok farklı görüşler var. Mekke’de bir hadis dersine, Almanya’dan bir işçi kardeşimiz geldi. O hadisler okunurken farklı görüşler de okundu. Arkadaş dersi beğenmedi ve şöyle dedi: “Bu ne böyle! Falan imam şunu dedi, filan imam bunu dedi. Aynı mezhep içinde İmam-ı Azam başka, İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed başka…” Alt yapısı olmayan bu kardeşimizin o derste, o ilmi toplantıda bulunmaması gerekirdi.

Ali Kırca’nın ibadetin Türkçe yapılmasıyla ilgili olarak sunduğu bir programda Prof. Dr. Fehmi Yavuz “İmam Şafii’nin de şöyle bir görüşü var” dediğinde dinleyicilerden birisi kalktı dedi ki: “O imam halt etmiş!” İmam Şafii’yi dinleyici küçük bir mahalle imamı zannediyor. Bilmiyor ki İmam Şafii kimdir…

Üst düzey tıbbi bir toplantıda, tıp otoriteleri, doktorlar konuşmalı. Mahalleden bir kocakarıyı getirirseniz o diyecek ki: ‘Bu ilaçtan ben bir fayda görmedim. Şöyle soğandan sarımsaktan bir ilaç yaptım çok daha faydalı oldu!’

Tercüme eserlerde halkın orta seviyesi olmalı. İnsanlara akılları, zekâları ve bilgileri seviyesinde hitap etmemiz gerekir.

Gençlik ve Efendimiz başlığı altında bizlere neler söylemek istersiniz?

Efendimizin Ashabı genellikle gençlerden meydana geliyordu. Peygamber efendimizin vefatında sahabenin yaş ortalaması 25 civarındadır. Sahabe dediğimiz insanlar genç insanlardı. Gençlerle peygamber efendimiz muhataptı. Ashab-ı Suffe’de Ebu Hureyre, Ebu Said El Hudri gibi genç insanlar var.

Ebu Said El Hudri, yıllar sonra bir hadis-i şerif meclisinde ders verirken bir genç gelse ayağa kalkardı ve şöyle derdi: Aramıza hoş geldin sevgili peygamberimizin tavsiye ettiği genç adam. Biz bu hadis-i şerifleri siz gençler için ezberledik, siz gençler için meclislerimizde yer açmamız bize özellikle emrolundu. Efendimiz gençleri kucakladı. Gençler İslam’la yüceldi; İslam, gençlerle yükseldi. Gençliğe çok büyük önem vermemiz gerekir.

 

Ulaşmadığımız binlerce değil, milyonlarca genç var. Türkiye’deki bütün cemaatleri toplasanız, bütün İslami sivil toplum kuruluşlarını toplasanız, bütün Kur’an kurslarını, medreseleri, İmam-Hatip liselerini, İlahiyat Fakültelerini bir araya getirseniz bir avuç gence ulaşabiliyorsunuz. Diğer gençlere guslü kim öğretecek, Allah’ı, ahireti, mesuliyeti, sevgiyi, şefkati kim öğretecek?

Bugün gençlerle aramızda büyük bir mesafe var. Gençlere İslam’ı sunmalıyız. Gençleri İslami kuruluşlara davet etmeliyiz. 17 milyon öğrenciden söz ediyoruz, milyonlardan söz ediyoruz. Bir avuç insana ulaşmışız. Gencin bursuyla, kursuyla, yurduyla, derdiyle, gencin sevdasıyla, problemiyle, gencin her şeyiyle meşgul olacaksınız, ondan sonra gence; inanç, ahlak, şuur, maneviyat, cihat, takva aşkı aşılayacaksınız. Genç insan, sizi kendisine yakın bulacak. Psikologdan daha yakın bulacak. Bir derdin mi var, şu hoca efendiye git diyecekler.

 

Gençler ‘hoca beni haşlar, aman beni paylar, aman bana kızar!’ diye hocanın yakınına bile yaklaşamıyor, korkarak soruyor hocaefendiye sorusunu. Peygamber efendimiz böyle değildi. Bir genç gelip “Ya Resûlallah, benim içimde bir fuhuş arzusu var!” diyor. Peygamber efendimiz onu dinleyip onu fuhuştan uzak durmaya ikna ediyor. Şimdi siz bir müftüye böyle bir şey diyebilir misiniz?

Dil ve edebiyat dergisinde Mehmet Akif’in “Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi” mısrasını değiştirdiğiyle alakalı bir yazı yayınladınız. Akif büyük bir şair ve büyük bir adam ancak bazı şiirleri çok ciddi eleştiriliyor. “Ya Rab! Bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?” şiiri de bunlardan biri…

Ademoğlu hata işleyen varlıktır. Hata işleyenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir. Peygamberler, günah işlemezler. Peygamberler dışında herkes günah işler, işleyebilir, günah işlemeye meyyaldir. İmam Malik hazretleri, peygamber efendimizi ziyaret ediyor, diyor ki: “Herkesin sözü alınır, kabul edilir, reddedilir; bu kabrin sahibi peygamberimiz müstesna…” Akif de bir insan, duyarlı bir insan, duygulu bir insan, bir mütefekkir, bir İslam şairi.

hhhhhh

 

Bu bedrin arslanları şiiri çok yerde tenkit edildi. 1980’li yıllardı, Medine’de Ali Ulvi Kurucu merhumu ziyaret ettim. Dedim bu şiir tenkit ediliyor. Dedi ki: “Demek tenkit ediliyor, zamanında da tenkit edilmiş.” Akif’in arkadaşı Ferit Kam bu şiiri tenkit etmiş. Ne yaptın sen demiş. Burada Çanakkale şehitleri sanki bedrin aslanlarından daha üstünmüş gibi görülüyor. Akif diyor ki: “Ben bunu birçok İslam âliminin huzurunda okudum, hiç itiraz etmediler. Ama İslami bir hata varsa derhal düzelteyim” diyor ve “Bedrin aslanları zira sana tek rehber idi” diye değiştiriyor.

 

Biz ‘Onlar, o mü’minler sözü dinlerler, en güzeline uyarlar’ ölçüsüyle hareket etmek zorundayız. Akif’in güzel olan şiirlerini alırız. Tenkit edilenleri bir kenara koyarız. Tenkit ehline bırakırız. Birçok âlimin bize göre hatalı şeyleri olabilir. Biz, bu hatalı olan şeyleri reddederiz. Belki o âlime nispet edilmiş olur. Belki o âlim onu söylememiştir eserinde.  Abdulvehhab İmam Abdullah Vehhab Şarani bundan 400 sene önce yaşamış bir zat. “Ben şu cümleyi eserlerimde kullanmadım. Bana nispet ediliyor,” diyor. Daha hayatındayken ilaveler yapılmış kitaplarına bazı âlimlerin. Onun için bu söz yanlıştır, deriz. Akif ümitsizlik sebebiyle söyleyebilir, Akif başka anlamda söyleyebilir. Tesir altında kalmış olabilir. O da bir insandır. Biz istifade ederiz. Bütünüyle bir insanı reddetmek yanlıştır, bütünüyle kabul etmenin yanlış olduğu gibi…

Şairler bazen coşkuyla bazı şeyler söylerler, şairane ifadedir deriz, geçeriz. Şiirde bazen haddi aşan ifadeler olabilir. ‘Medet ya rabbel alemin’ ifadesini, mevlithan ‘Medet  ya Resulallah’a çevirmiş.’ Bu mevlithanın hatasıdır, deriz. İmdat Allah’tan istenir.

Ali Ulvi Kurucu Hoca efendiyle ile aranızda geçen bir anınızı Genç Doku okuyucularıyla paylaşır mısınız?


2000 yılıydı. Vefatından önce Medine-i Münevvere’de görevli Türk öğretmenlerle beraber ziyaret ettik. Orada Medine sevgisini anlattı. İki hatırayı nakledeceğim: Bir tanesi, amcası Hacı Üveyiszade Mustafa Efendi’den bahsetti. Hacı Üveyiszade Mustafa Efendi Konya’da bir medrese kurmuş. Mükemmel bir medrese. İmam Hatip liselerinin örnek alındığı medreseyi kurmuş. Konya valisi bu medreseyi ziyarete gelmiş. Valiyle üst düzey ilgilenmiş Hacı Üveyiszade Mustafa Efendi. Vali gittikten sonra demişler ki: “E bu vali seni mahkemeye verdi. Nasıl buna bu kadar değer verirsin?” “Bir gencin yetişmesi için bin münafığın kahrını çekmeye hazırım!” demiş.

Bu hatıra Ali Ulvi Kurucu’nun Hatıralar kitabında yok!..

Ali Ulvi Kurucu’nun Hatıralar kitabında olmayan bir şeyi paylaşacağım. On yaşındayım, annem beni pide almaya gönderdi. “Evladım şu köşedeki Afgan pideciden pide al” dedi. Yeni oruca başlıyorum, ağustos ayı sıcak Medine. Gittim, bir baktım ki pideci üzerini açmış, kan ter içerisinde, ne pervane var ne klima… Öyle pide pişiriyor. Amca dedim, sen hiç yanmıyor musun bu sıcakta? Başladı anlatmaya: “Medine’nin sıcağına, şiddetine, soğuğuna sabreden şu ecre nail olur…” Hadisleri okudu. Bir ağlıyor bir ağlıyor Medine diyince…

Birkaç gün oldu, annem göndermedi fırına. Anneme beni fırına göndermesini söyledim. Para verdi annem, gittim pide almaya. Kapıda bir yazı: Başınız sağ olsun, pideci vefat etti. Öğrendim ki o pideci, aslında pideci değilmiş, Afganlı bir âlimmiş. Ömrünün son yıllarını Medine’de geçirmek için gelmiş. Bu arada geçimini temin için pidecilik yapıyormuş. Annem de beni pide almaya göndermemiş, ders almaya göndermiş. Ben Medine sevgisini pideciden -Afganlı âlimden- aldım, diyor.

 

Medine sevgisiyle ilgili bir kimse dese ki “Mekke mi daha üstün, Medine mi?” buna ceza verilmesi gerekir. Mekke, Medine iki gözümüzdür bizim. Birini diğerinden ayıramayız. Haremeyn-i Şerifeyn: İki şerefli harem. İki saat konuştu, ağladı anlattı, ağladı anlattı. Ali Ulvi Kurucu’dan Medine’yi dinlemek gerekiyor. Gençliğe âşıktı o. Bırakırdı işini gücünü, gençlerle meşgul olurdu. Türkiye‘den gelen gençlere, hoca efendilere tarihten, edebiyattan anlatırdı.  Bu akşam Ali Ulvi Kurucu’nun meclisi var, denilince herkes dinlerdi. Kadir gecesini anlatırdı; Osman Nuri Topbaş Hocaefendi, Emin Saraç Hocaefendi dinlerdi. Bir yerde bir gönül adamı bulursa, gençlerimizin oturup dinlemesi gerekiyor. Bulamazsa, kitaplarını okuması gerekiyor. Ali Ulvi Kurucu’nun hatıralarını okumamız bizim üzerimize bir vazife olmalı.

Söyleşi: Abdullah Yusuf Arslan / Gençdoku Ocak 2013

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir