Arama Kelimenizi yazıp Enter'a basınız.

ÖMÜR HEP ARAYACAK KADAR UZUN DEĞİL!

Din konusunda hemen herkesin belli başlı hassasiyetlere dikkat etmeden üstün körü konuştuğu bir toplumda, kafa karışıklığı ve fikir bulanıklığı gibi bir takım sorunlarla karşılaşılır. Bu tip problemlerin söz konusu olduğu bir ortamda söyleyecek sözü olanların, lafı eveleyip gevelemeden, net bir şekilde söylemelerinde fayda vardır. Net fikirler ve net ifadeler bizleri amaca daha çabuk yaklaştıracaktır. Bu duygu ve düşüncelerle bu yazıda felsefe ve tasavvufu “aramak ve bulmak” ifadeleri ekseninde değerlendirmeye çalışacağız. Bunu yaparken de konunun çok geniş ve zor bir konu olması sebebiyle, sadece bir iki hususa değinmekle yetineceğiz.

Tarih boyunca iman hizmetleri ve olgun insan yetiştirme konusunda, tasavvuf ehlinin çok önemli gayretleri söz konusudur. Bu nedenle bizim İslam medeniyetimizde tasavvufun çok müstesna bir yeri vardır. Tasavvuf tornasından geçmiş olan yani bu eğitimi almış olan insanlara baktığımızda bir sükunet, rıza ve teslimiyet halini gözlemlerken, felsefe ile uğraşanlarda ise genellikle bir kafa karışıklığı ve huzursuzluk hali dikkatimizi çeker. Yani bunu kısa bir formül ile anlatmaya çalışırsak, “tasavvufta bulmanın lezzeti, felsefede ise aramanın hırçınlığı” vardır.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem açık ve net olarak “İlmin kapısı Ali’dir” diyor, Felsefeciler ise o kapının dışındaki her kapıyı zorluyorlar. Bazen bu kapılar Sokrat ve Dekart gibi biraz büyük kapılar, bazen de Niçe veya Kant gibi minik kapılar oluyor. Hatta bazen kapı bile aramadan, Darvin gibi fare deliklerinden hemen hoppadana ilme girmeye çalışıyorlar. Sonuç olarak ilim deryasında hamsi kadar yeri olmayan bu kimseler, devenin kümese girmeye çalışırken kümesi başına yıkması gibi vahim bir sonuç ile karşılaşıyorlar.

Felsefeciler bir hikmet arayışı içerisinde olduklarını söylerler. Doğrusu bu söylediklerine kendileri de inanmışlardır. Hatta biraz da buna fazla kaptırmışlardır kendilerini. Hikmet aramak tabiri çoğu insana sevimli gelir ve böylece bir felsefe merakı sarar insanları… Elbette felsefe okumak, o alanda bir fikir sahibi olmak, bazı konularda ondan yararlanmak veya en azından felsefi düşünen insanları daha iyi anlayabilmek amacıyla faydalıdır denilebilir. Bunun yanında belki daha birçok faydaları da vardır. Ha bir de elbette birçok önemli zararları da yok değildir. En büyük zararı şu olsa gerektir ki; felsefe deyince bir “hakikat arayışı” aklımıza gelir. İşte felsefenin kötülüğü onun bu “arayış”tan ibaret olması ve arayışın kendisinin bir amaç olarak benimsenmesidir. “Aramak” bir amaç olunca da yapılan iş aslında “hakikat arayıcılığı” falan değil “filozofçuluk oyunu” olur. Ve bir insanın ömrü şayet gayesi sadece “aramak” ise henüz aradığını bulamadan tükeniverir. Yani ömür hep arayacak kadar da uzun değildir.

Bir soru ile devam edecek olursak, bu hakikat denilen şey ne kadar gizlidir ki bunca yıldır o kadar büyük filozoflar hep bunu arayıp durmaktadır? Belki de onlara göre Yüce Allah, filozoflar arayıp bulsun diye hakikatlerini hep saklamıştır. Ve yine onlara göre; haşa ki bu hakikati öyle herkes anlayamaz, yalnız kafası çok iyi çalışan büyük filozoflar anlar, felsefeden anlamayanlar ise; o garibanlar ne de olsa zaten âvâmdır bunu hiç anlamazlar,

Aradığını yanlış yerlerde arayanlar bir ömür boyu bile arasalar bulamazlar. Bu uğurda az filozofun saçları ağarmamış ve az filozof da telef olup gitmemiştir. Ne gariptir ki, akıl hastalığına yakalanarak gencecik yaşta vefat eden, kendine bile bir menfaati olmayan zavallı filozoflar bile, bizlere büyük insanlar olarak sunulmaya çalışılmaktadır.
Elbette Sokrat, Eflatun veya Aristo’dan öğreneceğimiz çok şey vardır. Fakat açıkçası bir Müslüman için bütün bu zevat ancak yemeğin yanında yenen bir salata veya cacığa benzerler. Çünkü asıl hikmet yemeğini bizlere Kuran ve Hadis sunar. Bu konuda Cüneyid-i Bağdadi hazretleri şöyle söyler: “Peygamberlerin izini takip müstesna Allah’a giden yolların hepsi kapalıdır. Bizim bu ilmimiz kitap ve sünnetin esasları ile bağlıdır.”
Kuran ve sünnetten sonra ise bu hikmetleri bize başta Ehli Beyt ve Eshabı Kiram kaynakları olmak üzere Mevlana; Bektaşi Veli, Yunus Emre, İmamı Rabbani, İmamı Gazali, Şah Nakşibendi; Abdulkadir-i Geylani, Ahmed Er Rıfai, Halid-i Bağdadi, Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi ve Esad-ı Erbili gibi büyük zatların eserleri sunar. Ki bu zevat-ı kiram direkt olarak Kuran’dan alırlar ilhamını. Akıl pehlivanı ile koca hikmet deryasına karşı güreşmezler. Haddini bilirler.

Veliler peygamberlerden sonra hikmet ve doğru bilgi aktarımı konusunda da bir vazifeleri bulunan kimselerdir. Bu önemli vazifelerinden dolayı muhibbisi olan kişiler onların etrafında halkalanır ve onlardan Kuran hakikatlerini öğrenirler. Bir veliyi de aktardığı bilgilerin sahihliğinden veya sözlerindeki hikmetlerinden tanıyabiliriz. Çünkü Yüce Allah hikmetini kimin kalbine koyacağını çok iyi bilir ve onun kıymetini bilmeyecek olan kişilere onu vermez.

Velilerin yolu, Peygamberler, pirler ve hocalar yoludur. Onlar kendilerinden önce gelen mezhep imamlarına, şeyhlerine ve pirlerine daima hürmet eder ve onların aktardıkları bilgileri de birer baş tacı olarak kabul ederler. Felsefecilere gelince onlar ise kendisinden önce gelen filozofların fikirlerini çürütmeye çalışarak ömürlerini çürütürler.
Biz felsefeden de zaman zaman faydalanacak ve onun da güzel yanlarını alacak isek eğer, bir düsturumuz olmalıdır. Ki felsefe hakikati aramada ne yegâne metot ne de tek yöntemdir. İsmi “ekol” bile olsa bir felsefi düşünce sistemine bağlanıp kalmak, acaba aklın gerçek özgürlüğü müdür? Yoksa aklı yaratanın usul ve yöntemlerini benimsemek mi gerçek özgürlüktür? Yol icat etmekle değil, yola tabi olmakla insan özgürlük menziline vasıl olur. Yolu seyretmek yerine de yola düşmek gerekir. Hiç mi Hz Ebubekir ve Hz Osman’dan ibret almayacağız. Onlar hilafet makamına ilk geçtiklerinde vermiş oldukları hutbelerde şunları söylediler:
Hz Ebubekir: “Ben ancak Allah ve resulü tarafından gösterilen istikameti takip ederim, yoksa yeni bir yol ihdas edeceklerden değilim.”
Hz. Osman: “Ben tabi olanlardan, taklid edenlerden ve uyup gidenlerdenim. Size yeni bir yol gösterecek değilim”

Bu yazıyı yazmaktaki amacımız felsefeyi küçümsemek veya aklı inkar ederek onun lüzumsuz birşey olduğunu anlatmak değildir. Tam tersine felsefi miras içerisinde de yitiğimiz olarak kabul edilebilecek bir takım hikmetler elbette vardır. Fakat felsefenin yeri konusunda daha söyleyeceğimiz çok söz kaldı. Şimdi söylediklerimiz ise bazı felsefeyle ilgilenen kimseleri birazcık kızdırmış olabilir. Fakat unutmayalım ki felsefeciler hep bize “eleştirel bakış”ı önerirler ve onlar “şüphe”yi de bir metod olarak benimserler. Öyleyse herhalde onlara göre; bizim de felsefeyi eleştirmek ve ondan biraz şüphelenmek hakkımızdır zannederim. Fakat şunu da inkâr etmeyeceklerdir ki: Felsefede laf gayet çoktur. Tasavvufta ise konuşmaya bile hacet kalmadan birçok tecrübenin ve halin aktarılması söz konusudur. Nitekim bu konuda Şeyh Ebubekir Vasiti şöyle söyler: “Sadık bir mürit için pirlerin susmalarından hasıl olan fayda konuşma ve söz söylemelerinden hasıl olandan ziyadedir.”

Sonuç olarak teslimiyeti ve rızayı bir erdem olarak gören tasavvuf ile şüphe, itiraz ve eleştiri yöntemini benimseyen felsefe arasındaki en önemli fark, tasavvufun bütün şüpheleri yok ederek kalplere ulvi bir heyecan, itminan ve sükunet duyguları kazandırmak suretiyle bir huzur yolu olması iken, felsefenin ise asrın tedirgin insanın zihninden söküp atamadığı şüphelerine yenilerini de ilave ederek kalpleri huzursuz ettiği halde, insanı her şeyi aklıyla halledebileceğine inandıran ve böylece hayat denizinde kılavuzsuz bırakarak onu şaşkınlık girdabına sürükleyen azgın bir dalga olmasıdır.

Gül bahçesinin kapısı, falan düşünürün veya filozofun sözleri değildir. “La raybe fiyh” olan yani içerisinde hiçbir şüphe olmayan Kur’an-ı Kerim’dir. Sevenlerin ve sevilenlerin olduğu bir gül bahçesi ile acı meyveler veren verimsiz arazi bir olmaz.
Söyler misiniz bana! Evlatlarına miras olarak şüphelerini bırakan solgun benizli bir baba mı, yoksa onu şüphelerden kurtararak ona gerçek hikmetleri öğreten gül yüzlü ve şefkatli bir baba mı daha hayırlıdır?

Ne mutlu Allah’a dost olma şerefini kazanmış evliyalara ve ne mutlu arkasından bir rahmet duası okutanlara…

AYDIN BAŞAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir