Genç Doku: Ana Sayfa > Dergi >
- 0 +
Osmanlı Devletinde Teşrifat ve ‘Alkış’lar
8 Haziran, 2012 Dergi, Tahsin Hazırbulan

Osmanlı D evleti, protokol işlerine muazzam derecede önem gösterirdi. Yapılacak her tören her divan her alay belli başlı bir takım kurallara bağlanmıştı. Kuruluştan, Fatih Sultan Mehmed’e kadar geçen sürede devlete ait bir kanunname yoktu. Sultan Fatih, Kanunname-i Al-i Osman’ı hazırlatmış kanunlar yazılı hale getirilmiştir. Adı geçen kanunnamede padişahın kime nasıl davranacağıyla da alakalı maddeler vardır. Ancak devlet sınırları geliştikçe tören ve alaylarda da bir değişlik oluyordu. Mesela, İstanbul’a gelen her elçi üç ay bekletilir ulufe gününde yani yeniçeri maaşlarının ödendiği günde (üç ayda bir ödenen maaşlara ulufe denir) önce yeniçeri divanı izletilir, daha sonra padişah huzuruna alınırdı. Yeniçerilerin düzen ve intizamlarıyla yapılan işin dört dörtlük olması gelen elçiyi çok etkilerdi. Zira savaş makinesi yeniçerileri yakından izlemek şansına sahip oluyordu ve bundan fazlasıyla etkileniyordu. Padişah huzuruna kabul edilmeden öncede nasıl davranması gerektiğiyle alakalı da kendisine önceden usul ve erkân öğretilirdi.

Bugün Cumhurbaşkanlığına bağlı bir Protokol Müdürlüğü mevcuttur. Bu müdürlük, yabancı Devlet Başkanlarının, Başbakanların, Elçilerin ne yapması gerektiğiyle alakalı gelen misafirin yanındakilere bilgi verir, ayrıca Cumhurbaşkanının tüm protokol işlerini yürütür, Cumhurbaşkanının verdiği resepsiyonlarda, protokol sırasına göre davetlileri içeri alır. Bazen ekranlarda sırasıyla Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve Ana Muhalefet Partisi Başkanının kabulden önceki anlarını görürüz. Bu kurumun varlığı Osmanlıda teşrifatçılık adında mevcuttu, yani padişahın protokol müdürü, teşrifatçıydı.

Bir de alkışçılar vardır Osmanlıda. Bildiğimizin aksine elleriyle değil ağızlarıyla alkış yaparlardı. Padişah alkışlarla içeri gelir, alkışlarla uğurlanır, alkışla camiye giderdi. Hz. Ömer (ra) parayla bir adam tutarak ona her gün kendisini görmesini ve “Ölüm var Ey Ömer” demesini tembih etmişti. Bu sebeple Hz. Ömer (ra), her gün ölümü hatırlayarak devlet işlerine daha bir ihtimamla sarılır ve hata yapmamaya gayret eder ve Halifeliğin verdiği güçle zulüm etmeye niyet etmezdi. Mağrur olma Padişahım, senden büyük Allah var demekte işte böyle bir şeydir ve bu söz en önemli alkıştır. Bu yazımızda size teşrifattan ve alkışlardan bir bahis okuyacaksınız.

Divanı Hümayundaki mühim vazifelerden biri de teşrifatçılık idi. Hammer’in kaydına göre kanuni Sultan Süleyman tarafından ihdas edilmişti. Saray seremonilerini ve bütün merasimi bilmesi lazımdı. Gerek saray ve Divan-ı Hümayunda ve gerek paşa kapısında yapılan merasimde elindeki defter mucibince protokolü tatbik ederdi. Divanda mevacib (maaş) verilmesi, ziyafetler, elçi kabulü, Mısır hazinesinin gelmesi, padişahın cülusunda veya bayramlarda sarayda yapılan muayede ve tebrikler, donanmanın denize indirilmesi ve bir geminin denize çıkması, hükümdara peşkeş çekilmesi, hil’at giydirilmesi, senelik tevcihat ve huzurda tayin münasebetiyle giydirilen hil’atlar ve daha sonra sadrazam dairesindeki merasim dolayısıyla mevcut teşrifat kanununa tatbikan yapılan işler hep teşrifatçıya aittir.

Divan-ı Lügat’it-Türk’de Alkış dua ve sena demektir. Hükümdarları alkışlamak ve buna bir usul ve kaide tahtında yapmak bütün Türk devletlerinde vardı; Büyük Selçukilerle, Anadolu Selçukilerinde de serhenk denilen çavuşların alkış yaptıkları bilinmektedir.

Osmanlılarda da Divan-ı Hümayun çavuşlarının padişaha ve alay çavuşlarının muayedelerde paşa kapısında sadrazama alkış yaptıklarını görülür. Bu da muayyen birkaç klişe dâhilindeki duayı hep bir ağızdan bağırarak söylemekle olurdu. Alkış padişahın ata binip inmesinde, cenge hazırlanmasında merasim esnasında tahta oturması ve bunun sonunda tahtından inmesinde, Kırım Hanı ve veziriazamın, Şeyh’ul İslam’ın padişah hocalarının, vezirlerin kazaskerlerin, nakib-ül-eşrafın ve diğer bazılarının tebriklerinde yapılırdı. Bayramlaşma yani padişahı bayram münasebetiyle tebrik esnasında “aleyke avnullah, uğurun açık olsun, ikbalin füzun, padişahım devletinde bin yaşa, maaşallah mağrur olma padişahım senden büyük Allah var, uğrun hayır ola” diye hep bir ağızdan ve muayyen bir ahenk ile dua olunurdu.

Alkışın ilk zamanlardan beri aynı klişe dâhilindeki dualardan ibaret değildir, XIX. Asır ortalarına doğru bazı ufak tefek değişikler olmuştur. II. Abdülhamid Han zamanında alkıştan bozma olarak alkıç da denilen bu merasimin nasıl yapıldığıyla alakalı Osmanlının son, baş alkışçı Tevkif Bey’in anlattıkları şöyledir: Padişah araba veya atla tabii merasimle Cuma Namazı kılmak için selamlık yaptığı zaman saray kapısından çıkıp araba veya ata binerken:

“Uğurun hayır ola, yaşın uzun ola, Hak Teâla efendimize ömürler vere devletinle çok yaşa” diye alkış yapılırdı. Atından inerken; “Yardımcın Allah ola, yaşın uzun ola, Hak Teâla efendimize ömürler vere devletinle çok yaşa” sözleriyle alkışlanırdı.

Bayramlarda Teşrifat

Ramazan ve kurban bayramlarında saray kapısından çıkarken; “Uğurun hayır ola, yaşın uzun ola, Hak Teala efendimize ömürler vere, devletinle çok yaşa” duası yapılırdı. Padişah rikabının gerisinde yani padişahın önünde sadrazam ve rikabın en önünde de tophane müşiri bulunurdu; sadrazamdan sonra serasker gelirdi.

Padişah camiye yaklaşınca vükela atlarından inerek iki sıra dizilirler, bu sırada sadrazam hünkara karşı yerle beraber temenna ederken kendisi; Maşallah ömrü devletinle çok yaşa diye alkışlanır ve padişah binek taşına inerken ona da; yardımcın Allah ola, yaşın uzun ola, Hak Teala efendimize uzun ömürler vere devletinle çok yaşa alkışı yapılırdı.

Namazdan sonra ata binerken büyük alkış denilen, uğurun hayır olan duası olurdu. Padişah saray kapısından içeri girerken yapılan alkışın aynı tekrarı olunurdu. Bayramlaşmak için saray salonunda iki tarafl ı mabeyin erkanı yaver ve hademe-i hümayuna varıncaya kadar dizilirlerdi, salonun yukarı kısmında da müzika bulunurdu.

Padişah muayedeye salonuna girerken; Yardımcın Allah ola, yaşın uzun ola alkışı yapılırken müzikada selam havası çalardı. Tahtın önüne gelen padişah oturmayarak ayakta dururdu. Tahtın her iki tarafındaki saçaklardan sağdakini mabeyn müşiri veya hünkâra arzu ettiği biri tutardı. Ayakta duran padişah hafifçe sağa teveccüh ederek muayede yani bayram tebriki başlardı. Sağdaki saçak bala rütbesinde bulunan zevata kadar öptürülürdü. Bu rütbe ashabı hitam bulunca merasim esnasında salonun ortasında duran mabeyn teşrifatçısı bir temanna ile muayedenin birinci kısmının sona erdiğini bildirirdi. Bundan sonra padişah sol tarafına dönerdi; bu defa soldaki saçak evvel sağ saçağı tutmuş olan her kim ise yine onun tarafından tutulurdu. Bu sefer salona önde sadrazam olarak on ikiler yani vükela girerlerdi. Sadrazam her adımda bir temenna ederek saçağa doğru yürür ve her temennada kendisine; “Yardımcın Allah ola, devletinle çok yaşa” duası yapılır ve bu suretle gelip saçağı öperdi.

Sadrazamdan sonra diğer vükela yalnız saçağı öperler ve her birine bir defa sadrazama yapılan alkışın aynısı yapılırdı. Bundan sonra padişah dönerek tahtına oturur ve bu defada ferikler ve diğer rütbe sahipleri teşrifat sırasıyla saçak öperler, fakat bunlara alkış yapılmazdı.

Bab-ı Àli heyetinin avdetinden sonra şeyhülislam efendi gelirdi, bu merasim salonuna girerken; Yardımcın Allah ola, ömrü devletinle çok yaşa alkışını müteakip gelir ve geri çekilerek kısa bir duadan sonra gider; kazaskerler de aynı suretle hareket ederlerdi.

Şeyhülislam ve kazaskerlerden sonra bab-ı ali teşrifatçıları gelirler ve saçak öperler ve mabeyn teşrifatçısının bir temennasıyla muayedenin birinci kısmının ikinci safh ası da bitmiş olurdu. Padişah avdet ederken yine yardımcın Allah ola alkışı yapılırdı.

Tahsin Hazırbulan

×