Arama Kelimenizi yazıp Enter'a basınız.

Osmanlı’dan Günümüze Eğitim Anlayışındaki Değişim

Eğitim milletlerin ve insanlığın terakkisinde en önemli ihtiyaç olarak tebarüz eder. İnsanoğlu Hz. Âdem’den günümüze bu ihtiyacı karşılamak için çeşitli yöntemler denemiş, bunu için en iyisini bulmanın gayreti içinde olmuştur. Ancak bu yöntemler genelde iki şekilde tezahür etmiştir. Birincisi dünya hayatını merkeze alan yöntemdir ki insanı daha güçlü yapmanın yollarını aramış ve genelde de bâtıla hizmet etmiştir. Bir diğeri ise insanı merkeze almış ve sünnetullaha ve dolayısıyla insan fıtratına uygun yöntemler geliştirmiş ve insanın dünya ve ahiret saadetini hedeflemiş böylece de Hakk’a ve halka hizmet etmiştir. Bu noktada i’layı kelimetullah yolunda uzun bir ömür sürmüş Devlet-i Âl-i Osman’ın da, onun devamı olan günümüzün Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti’nin de mutlaka eğitim sistemleri olmuştur. Bu vetirede kısa bir tarihi yolculuk yaparak bu sistemler hakkında fikir sahibi olmak mümkün olacaktır.

Klasik Dönem; Sıbyan Mektebi – Medrese

Osmanlı eğitim tarihini kabaca iki dönem olarak ele almak gerekir. Birincisi klasik dönem, ikincisi de modern dönemin başlangıcıdır. Klasik dönemde eğitim ‘sıbyan mektebi-medrese’ ikilisi üzerinde yürümüştür. Sıbyan mektepleri camilerde veya camilerin hemen yanı başlarındaki mekânlarda teşekkül etmiş muallimleri de cami imamlarından olmuştur. Sıbyan mekteplerine talebeler genelde 7 yaşında başlar, başlarken de dualar ve ilahilerle “âmin alayları” düzenlenirdi. Bu tören, çocuğu mektebe başlamış olan aile için ve mektebe başlayan çocuk için küçük bir bayramı ifade ediyordu. Öğrenciler 13-15 yaşına kadar bu mektepte Kur’an-ı Kerim’i hıfzedebiliyorsa hıfzeder değilse hatmeder, bunun yanında da yazı (atasözü, vecize), edebiyat (hikâyeler üzerinden) ve aritmetik gibi dersleri görürlerdi. Bu dönemde sıbyan mektebi ile medrese yani dönemin yükseköğretim kurumu arasında herhangi bir kurum yer almamıştır.

Medrese benzeri kurumlar,İslam devletlerinde çeşitli şekillerde var olagelmişti. Büyük Selçuklu Devleti’nin iki büyük Sultanı’nın Alparslan ve Melikşah’ın veziri Nizamü’l Mülk, 1067’den itibaren “Nizamiye Medreseleri” diye anılacak medreseleri kurarak medreseleri kurumsal bir hale getirmiş, Osmanlı da bu yapıyı sürdürmüştür. Osmanlı’nın iki büyük medresesi Fatih Sultan Mehmet döneminin Sahn-ı Seman Medreseleri ile Kanunî Sultan Süleyman Dönemi’nin Süleymaniye medreseleridir. Her ikisi de dönemin padişahları adına yaptırılan selâtin camilerinin -Fatih ve Süleymaniye Camileri-külliyeleri idi. Bu da cami ile medresenin ayrılmaz bütünlüğünü göstermektedir. Osmanlı’da medreselerde okutulan ilimler genelde nakli ilimler ve akli ilimler diye ikiye ayrılarak tasnif edilmiştir. Nakli ilimler fıkıh, tefsir,-Arapça âlet ilmi olarak öğretilmiştir- hadisgibi ilimlerden, akli ilimler de matematik, astronomi, tıp, coğrafya gibi ilimlerden oluşmuştur. Bu medreselerin oluşumunda hizmet etmiş ve Osmanlı ilmine katkıda bulunmuş Dâvud Kayseri, Dursun Fakih, büyük matematikçi Ali Kuşçu, İstanbul rasathanesinin kurucusu Takıyuddin Efendi, Kâtip Çelebi gibi isimleri anmak gerekir.

Ancak Osmanlı medrese sistemi dolayısıyla da eğitim sistemi amaçtan uzaklaşınca yani menfaatleri merkeze almaya başlayınca bozulmaya başlamıştır. Kanuni döneminde, padişahın bazı kişileri alt kademelerde müderrislik yapmadan üst kademelere ataması, ilmiye mensupları arasındaki bozulmanın başlangıcı olmuştur. Kadızâdeler, Hocazadeler, Fenarizadeler gibi bazı ulema soyları ortaya çıkmıştır. Bu durumu meşrulaştırmak için “Hocazadeler Kanunu” gibi resmî destekler sağlanmıştır.

Bu tür bozulmalar daha sonra II. Selim, III. Murat ve III. Mehmet dönemlerinde çoğalmış; 16. yüzyıl sonlarında ise hem medrese öğretimi hem de ilmiye sınıfı tamamen bir kargaşanın içine düşmüştür.
İlmiye teşkilâtındaki bu bozulma Osmanlı’nın askeri alandaki üstünlüğünü Batı’ya kaptırması ile beraber Osmanlı devlet ricâlini çare arayışlarına sürüklemiştir. Erken dönemde Koçi Bey bir risale ile devletin ıslahatı ile ilgili rapor sunmuştur. Bu risalede Koçi Bey kanun-i kadimden uzaklaşıldığını, bu durumdan kurtulmanın kanun-i kadime dönüşle mümkün olacağını belirtmiştir. Daha sonraki dönemlerde ıslahat ile ilgili Mouradgea D’Ohsson ve Baron De Toth gibi yabancılardan da raporlar alınmış ve değerlendirilmiştir.

Sıbyan mektepleri vakıflara bağlı kuruluşlar olduklarıiçin buralarda ıslahat mümkün olmamış ve askeri reflekslerin etkisi ile de ilk modern okullar askeri alanda teşekkül etmiştir. 1734’te Üsküdar Toptaşı’nda açılan Hendesehane’den -ki bu ilk hamle olarak kabul edilir- Mekteb-i Harbiye’ye kadar 19. Yüzyıl boyunca askeri okullar güçlendirilir. Bunun yanında II. Abdülhamit döneminde günümüzün modern eğitim teşkilâtı tesis edilmiş olur. Sivil eğitim sistemi de bugünkü halini alır. Bu sistem içinde kabaca, bugünkü ilkokulu(birinci kademe) iptidailer, ortaokulu (ikinci kademe) rüşdiyeler, ortaöğretimi de (lise) idadi ve sultanîler karşılamaktadır. Böylece bir tarafta İslâmî eğitimi merkeze alan sıbyan mektepleri ve medreseler yer alırken diğer tarafta laik sayılabilecek modern okullar ve askeri okullardan –daha sonra Darü’l Fünun- oluşan yükseköğretim yer almıştır. 19. Yüzyılın bu ikili eğitim sistemi bu dönemde eğitimdeki en büyük karmaşayı oluşturmakla beraber günümüzdeki mücadelenin de temelini oluşturmuştur.

Bu dönemdeki en önemli sorunlardan biri de azınlıkların ve yabancı devletlerin açtıkları okullar tarafından oluşturulmuştur ki o da devletin aleyhinde, devleti yıkmak üzere yapılan ihanet çalışmaları şeklinde tezahür etmiştir. II. Abdülhamit, kapitülasyonların getirdiği ağır ekonomik yükümlülükler (Düyûn-u Umumiye) ve Islahat Fermanı’nı getirdiği ağır hukuki yükümlülükler yüzünden zaman zaman çok aşikâr hale gelen bu ihanet faaliyetleriile mücadelede zorlanmıştır. Cumhuriyet Türkiyesi’nin bu soruna çözümü, 1924 yılındaki düzenlemelerden sonra çıkarılan Tevhid-i Tedrisat kanunu olmuştur. Ancak bu kanun da asli unsur olan müslüman halkların eğitim haklarını ciddi anlamda sınırlamıştır.

Ancak II. Abdülhamit eğitim alanında çok büyük bir ıslahat yapmış ve günümüzün eğitim sisteminin temelini atmıştır. Bunun yanında dünyada ilk örneklerinden biri olan sağır ve dilsizler mektebi, yetimlere yönelik olarak darü’l eytam, âşiret mektebi gibi çok değişik ihtiyaçlar için okullar kurmakla beraber –ki yetimler için kurulan okulu II. Abdülhamit kendi parası ile kurmuştur- memleketin temel ihtiyaç alanlarındaki sorunları ortadan kaldırmak için de çok çeşitli okullar kurmuştur. Ziraat alanında,sağlık alanında, iç güvenlik alanında –polis okulunun temeli- , askeri alanda, teknik ve mesleki alanda kurulan okullar bunların örnekleridir. Bu dönemde özel okulculuk da ortaya çıkmış ve neşvü nema bulmuştur.

Günümüzün eğitim sistemi de bu sistem üzerinde şekillenmiştir. Bugün okul öncesi eğitimden lisansüstü eğitime kadar laik bir yapılanma ile iyi vatandaş yetiştirmek için uğraşılmaktadır. Ancak bugün itibarı ile doğruluğu tartışılır olan bu hedeften de çok uzaklaşılmıştır. Günümüzün eğitim sistemi kapitalist dünya düzeni içinde bu düzenin güçlenmesini sağlamak ve dünyaya hükmeden kapital sahiplerine figüran yetiştirmekten başka bir işlev görmemektedir.

İşte kadim eğitim anlayışımızla güncel eğitim anlayışı arasındaki en önemli fark bu noktada tebarüz etmektedir. Eğitim milletlerin ve insanlığın terakkisindeki önemli bir ihtiyaçtır. Ancak eğitimi araç değil amaç olarak telakki etmek düşülen en büyük yanlıştır. Kadim eğitim anlayışımızda eğitim bir araçtır ve amacı iyi insan yetiştirmektir. Peki, iyi insan kimdir? Kendisinin eşref-i mahlûkat olduğunu ve ahsen-i takvim üzere yaratıldığını bilen, yani “kendini bilen ve bu şekilde de Rabbini bilen” insandır iyi insan. Böyle bir insan hem insana, canlılara ve tüm kâinata zarar veremez ve hem de faydalı olma sorumluluğunu yüreğinde ve zihninde taşır. İyi insan aynı zamanda iyi vatandaş demektir. İyi insan iyi vatandaştan çok daha yücedir. Ancak günümüz Türk eğitim sistemi iyi vatandaş hedefinden bile uzaklaşmıştır. Bugün en çok parayı kazandıran meslekleri hedef haline getirmiş olan tefessüh etmiş eğitim sistemi “Ergenekoncu” ve organ kaçakçılığı yapabilecek kadar insanlıktan uzaklaşmış ‘başarılı’ meslek erbabı yetiştirmektedir. İşte kadim eğitim anlayışımızla güncel eğitim anlayışımız arasındaki en temel fark budur. Zaten Osmanlı eğitim sistemi ve Osmanlı’nın kendisi de eğitim sistemini kişisel menfaatlere teslim edip adaletten uzaklaşınca çökmemiş midir? Öyleyse üzerinde zihin yormamız gereken meselenin bu nokta olduğunu rahatça söyleyebiliriz.

Ömer Faruk Yelkenci

Kaynakça
Akyüz, Yahya, Türk Eğitim Tarihi, Pegem Akademi, 2008, Ankara.
Ergün, Mustafa, Medreseden Mektebe Osmanlı Eğitim Sistemindeki Değişim, http://www.egitim.aku.edu.tr/ergun3.htm
Yelkenci, Ömer Faruk, II. Abdülhamit’in Eğitim Hamlesi, Kaknüs, 2010, İstanbul.
Yelkenci, Ömer Faruk, “Osmanlı Devleti’nin Avrupalılığı ve Azınlıklar Bağlamında Islahat Fermanı,”Mehmet Eröz Armağanı, Ötüken,2011, İstanbul.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir