Arama Kelimenizi yazıp Enter'a basınız.

Özleme Yolculuk

Bismillah…
İstanbul, yıl 2011, aylardan temmuz… 22 yaşındayım, üniversite öğrencisiyim. Öğrenmek mecburiyetinde bırakıldıklarıma değil, öğrenmek mecburiyetinde hissettiklerime ilgiliyim ve görmeye niyet ettim.
Havaalanındayız, 5 başkentin zamanını gösteren duvar saatlerinin önündeki mavi banklarda bekliyoruz. Herkesin yüzünde tatlı bir tebessüm ve derin düşüncelerin derin bakışları… Saat 22.00 a yaklaşıyor ve uçuş vakti yaklaştıkça heyecanımızda katlanıyor. İşte ayrılık vakti geldi çattı. Şimdi vedalaşma ve dualaşma zamanı…
Uçağımız indikten sonra bindiğimiz otobüs bizi asıl gideceğimiz şehre götürüyor. Sakin, sessiz sedasız, dümdüz yollardan geçerek sabahın ilk ışıklarıyla beraber şehre yaklaşıyoruz. Kimi başını eğmiş, kimi merakla başını kaldırmış ve fakat dudaklarda bir mırıldanma, yüzlerde bir aydınlık… Ve işte Şehir yani Medine, İslam medeniyetinin ebedi başkenti, beyni, Resulullah’ı aleyhisselam kucaklayan ve Mekke’nin fethinden sonra da O’nun kucakladığı kardeşlik şehri, muhacirlerinin buram buram Mekke hasreti kokladıkları hicret şehri, insanlığa bu ne fedakarlıktır dedirten ensarın isar şehri, Nabi’nin mısralarına ilham olan edep, ahlak şehri, bir takım insanların anlamadığı, anlayamayacağı diriliş şehri…
Konaklayacağımız otele yerleştikten sonra annem ve babamla beraber Mescidi Nebevi’ye doğru gidiyoruz. Merak ve şaşkınlığımla beraber kalp atışlarımı iyiden iyiye hissediyorum. Önce sıcaklık sonra mescidin içi gölgelik ve serinlik ve zemzem, hamd ve namaz ve selam sırası… Selam sana ey nebi, selam sana kutlu davetçi, cennet müjdecisi, cehennem uyarıcısı, merhamet timsali, emsalsiz ahlak sahibi selam, selam sana yetim ve öksüz büyüyen, çobanlık yapan, üzerine işkembe atılan, taşlanan, boykot edilen, çocukları eşi amcaları ölen, yurdundan sürülen, sabır ve tevekkül yüklü insan, yaşamış Kuran selam, Allah’ın selamı üzerine olsun ey Allah’ın kulu ve resulu. Ve selam senin üzerine olsun ey Ebu Bekir, doğrulayıcı, Kuran okuyuşuyla gönüllere giren, iki kişinin ikincisi, hiç kimse olmadığında olan arkadaş, hayatında olduğu gibi öldükten sonra da Resulullah’ın yanından ayrılmayan ince ruhlu cömert insan, selam. Ve selam sana ey Ömer, öldürmeye gittiği peygamberin duasıyla dirilen, tek başına Kabe’de namaz kılan, hicret eden, güçlü ve cesur, adaletin kılıcı, doğruyu yanlıştan ayıran insan, selam… Sizi ziyarete geldim.
Kalabalığın akışına uyarak baki kapısından çıkıyorum. Kimi ağlayarak çıkıyor, kimi geri adımlar atarak. Uygun bir yerde terliklerimi giyerek, dikdörtgen şekilli, beyaz ve parlak mermerlerin üzerinde yürüyorum. Avlu, boyu on metreyi aşan üzerinde vantilatör ve gece lambaları olan sütunlarla dolu. Sütunların üstünde ise sonradan eklenmiş, açılıp kapanabilen, mermerleri ve insanları kızgın güneşten koruyan çadırlar mevcut. Yavaşça açılmaları görsel bir şölen sunuyor. Mekke’nin etrafını sıra sıra saran oteller sur görüntüsü oluşturmuş. Neyse ki avlu geniş ve baki kabristanının olduğu alan açık. Biraz daha yürüdükten sonra arkamı dönüyorum, Memluk sultanı Kayıtbay’ın yaptırdığı yeşil bir yakut gibi duran Resulullah’ın kabrinin nişanesi olmuş kubbe-i hadra ve göğe şehadet parmağı gibi yükselmiş Arab mimarisi minareler göze çarpıyor. Medine tertemiz ve insanlar ilahi uyarının asırları aşan tesiriyle sessiz. Medine’de kalpler huzurla dolu, akıllar hür, gözler özgür, en özgürü ise kadınlar… Ben otele geri dönerken çöl ikliminin sivri uzun kulaklı kedileri de uyuyacakları serin gölgelikler arıyorlar.
Bir başka gün sabah namazından sonraki serinlikle beraber Cennetül Baki’ye gidiyorum. Sadece taşların ve toprağın olduğu yer. Her yerin asfaltla kaplandığı bölgede galiba tek toprağın bulunduğu yer burası. İnsanın dünyaya geldiği, kabre konduğu ve mahşer meydanında olacağı gibi çıplak ve yalın. Önemli sahabelerin yattığı yerler yer yer toplanmış kalabalıklardan anlaşılıyor. Hz Peygamber’in eşleri, çocukları, torunları, Hz Osman, Ebu Hureyre ve daha birçokları burada misafir, Resul’e komşu. Onlara da selam verip ayrılıyorum.
Resulullah’ın evim ile minberim arası cennet bahçesidir dediği müjdeli yerdeyim. Yeşil halılarla ayrılmış, çok hoş bir koku var. Tövbe sütunu ve sultan 3.Murad’ın hediye ettiği işlemeli mermer minber burada. Müminler burada namaz kılabilmek için adeta birbirleriyle yarışıyor. Burası insanı başka alemlere götürüyor. Gözümü kapatıyorum, ayaklarımın altı kum, başımın üstünde aralarından güneş ışınlarının sızdığı sıra sıra dizilmiş hurma dallarından gölgelikler, yanlarda hurma ağaçlarından sütunlar, taş ve kerpiçten duvarlar, ileride ise Hz Peygamber’in yaslanarak hutbe verdiği bağrı yanık hurma kütüğü var. Arkada bir yerlerde Ashabı Suffe ders yapıyor. Hz Bilal ezan okuyor ve namaza duruyoruz.
Medine’de zaman namaza ayarlı. Kalan vakitlerde yanımda getirdiğim kelime mealli Kuran’ı okuyorum. İmamın okuduğu ayetleri anlayamamanın acısını bir nebze hafifletiyor. Bir ara hurma, yoğurt ve adının mırra olduğunu öğrendiğim Arab kahvesiyle iftar yapanların yanına gittim. Bana da mırra ikram ettiler. Acı ve sert bir tadı vardı.
Bugün kafileyle Uhud’a gidiyoruz. Allah’ın müminlerin imanlarını, sabırlarını, ganimet sevdalarını imtihan ettiği, Resulullah’ın kanının damladığı yer. Peygamberimizin biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi dediği dağ. Bir dağ insanı sever mi? Nasıl sevmesin ki? Bağrında şehitlerin efendisi Hz Hamza’yı, kulaklarını, gözlerini, burnunu canıyla beraber feda eden Abdullah b. Cahş’ı, gömülürken ayakları otla kapatılan, dünyayı elinin tersiyle iten, İslam aşığı Musab’ı ve nicelerini barındırıyor. Hepsine selam olsun. Okçular tepesine çıkıyor ve emre itaatin önemini kavramaya çalışıyoruz. Daha sonra bir gün özel arabayla Resulullah ve ashabın sığındığı yere çıktık. Kayalar kaygan ve diken gibiydi. O sıcakta ve keçi pisliklerinin arasında bizi tarifi imkansız, muhteşem bir koku karşıladı. Dağın o kısmı sanki asırlardır o anı bekliyormuşçasına yarılmış ve Nebi’ye kucak açmıştı.
Yeryüzünü gezip, düşünüp, ibret alma umuduyla bölgeyi geziyoruz. 1.Abdülmecit’in yaptırdığı Mescidi Gamame’deyiz, yani bulut mescidi. Üzerinde on tane, bulutu andırır tarzda kubbe var. Peygamberimiz buradaki açık alanda yağmur duası edermiş. Bayram namazları da kıldırmış. Mescidi Kıbleteyn’deyiz, Peygamberimizin namaz kılarken kıblenin Kabe oluşuna dair ayet inince, son iki rekatı arkasında kalan Kabe’ye dönerek kıldığı mescid. Ve ilk günden takva üzere kurulan Kuba mescidindeyiz. Burada kılınan namazı umreye eşdeğer tutuyor Peygamberimiz. Beni bir hüzün girdabının içine alan Sultan Abdülhamid Han yadigarı, yanında Amberiye Mescidi olan Medine tren istasyonundayız. İstanbul’u, Şam’ı, Bağdat’ı, Medine’yi birbirine bağlayan bu asrın projesi maalesef kafirin oyununa kurban gitmiş. Yapıldıktan sonra 8 yıl kullanılmış, 98 yıldır ise kullanılmıyor. Ümmetin ayrılan dokularını tekrar birleştirecek bir sütur niteliğindeki bu rayların tekrar işleyeceği günleri hasretle bekliyoruz.
Medine’de bir haftamız doldu .Resulullah ve sahabe ile vedalaşma zamanı geldi. Selam verip ayrılıyoruz.
Mekke’ye doğru yola koyuluyoruz. Sarp, otsuz, ağaçsız dağların arasında bütün sadeliği ve asilliğiyle duran Kabe bizi kendine çekiyor. Rahmani bir mucizeye şahit oluyoruz. Başka türlü bu bölgeye milyonların akın etmesi düşünülemez. Mekke, yeryüzünün çeşitli coğrafyalarından farklı yollarla gelen Müslümanların toplanıp, temiz bir şekilde tekrar yeryüzüne dağıldıkları, İslam medeniyetinin kalbi, imanın, Kuran’ın doğduğu, dünyanın merkezi, İslam’ın güneşi, Allah’ın evini barındıran şehir, Hz Adem’in, Hz İbrahim’in, Hz Muhammed’in ve nicelerinin ayak bastığı şehir, putların yıkıldığı, ebrehenin silindiği, müşriklerin çözüldüğü tevhid şehri.
Mikad sınırlarına girmeden önce Zül Huleyfe’de namaz kılıp umreye niyet ediyoruz. Ve semboller zinciri başlıyor. İhram, yapılması yasak olan şeyler, tavaf, sa’y, tıraş. Kabe’ye giderken Hz İbrahim’den miras kalan lebbeyk Allahümme lebbeyk yakarışlarıyla yaradanın davetine cevap veriyoruz. Kabe’yi direk karşıdan görebileceğimiz Abdülaziz kapısından giriyoruz. Ve işte siyah örtüsü, beyaz avlusuyla Kabe, namazda kendisine yöneldiğim, başımı eğip hayalini kurduğum, seccadelere işlenmiş Kabe tam karşımda. Dualarla yaklaşıp, hacerül esvede selam verip tavafa başlıyorum. Güneşin etrafında dönen gezegenler gibi, atom çekirdeğinin etrafında dönen elektronlar gibi, ateşin etrafında dönen pervaneler gibi dönüyorum. Aramızda görünmeyen çekim kuvvetleri, bağlar var. Bizden Kabe’ye, Kabe’den yedi kat semaya belki daha yukarıya yükseliyor. Orada da bir nur yumağı, melekler dönüyor. Altınoluktan damlayan rahmet damlaları yüreğimi temizliyor ve serinletiyor. İman şahikası, Allah’ın dostu Hz İbrahim’e makamında selam verip, Kabe’nin kapısına, tövbe mekanına tutunuyorum. Başım dik, Kabe’ye bakarak tavaf namazını kılıyor ve Hz Hacer’i yaşamaya, sa’y a gidiyorum. Safa ile Merve tepeleri arasında bazı yerlerde daha da hızlı gidip gelerek asırlar öncesinden yazılan senaryoyu oynuyorum. Sanki bir film setindeyiz. Melekler kameraman, yönetmense bizi izliyor. Yüzlerimizde Hz Hacer’in ifadesi olan korku ve telaş var. Herkes rolü kapmaya çalışıyor. Sonuçların açıklanma tarihine ise daha çok vakit var. Tıraş olup, ihramdan çıkıp, umremi tamamlıyorum.
Kalabalıkların arasından geçerek 15 dakika mesafedeki otelimize gidiyorum. Çoğunlukla Afrikalı ve Asyalı seyyar satıcılar, oyuncakçılar, hediyelik eşya ve elbise dükkanları var yol boyunca ve tabi ki oteller. Yolda yürürken etrafımdaki binalar, arabalar, gürültü ve sıcağı çekilmez hale getiren egzoz dumanı beni boğuyor. Otele yemek ve gece uyumak için uğruyoruz. Onun harici zamanı beş vakit namaz ve tavaf dolduruyor. Tekrar mescide döneceğim zamanı düşlüyorum. Otele giden yol uzarken mescide giden yol kısalıyor. Yüreklere işleyen ezanla beraber mescidin süslemeli gri mermer duvarları ve beyaz minareleri görününce içimi bir huzur kaplıyor. İnsanları tek bir hedefte birleşmiş ve ona yönelmiş görmek beni ümitlendiriyor. Dükkanlar kapanıyor ve tatlı bir telaş başlıyor. Makam, mevki, ırk, renk farkları ortadan kalkmış, kibir, öfke, haset ayaklar altında burada. Mescidi haram’da zaman namazla güzel, namaz da zamanında. Ve zıt renklerin, siyah ve beyazın uyumu burada öyle dikkat çekici ki, Kabe örtüsünün siyahı ve avludaki mermerin beyazı, çarşafın siyahı ve ihramın beyazı, tenin siyahı ve dişlerin beyazı. Çoğu vakit farz namazdan sonra cenaze namazı kılınıyor. Üstü açık tabutta kefenle sarılı vücudu belli olan cansız bedenler 5-10 kişi ile beraber hızlıca getirilip götürülüyor ve insan uykudan uyanıyor. Dünya hayatının özet tablosu. Dualarla tavafa başlıyorum. Tekerlekli sandalyede tavaf ettirilen yaşlılar, sanki 33 yaşındaymış gibi güçlü ve heyecanlı, sakalları parlayan ihtiyarlar, elini tuttuğu çocuğuyla babalar ya da kucağında çocuğuyla anneler, istek ve arzularıyla gençler, yanık sesleriyle dualar eden gruplar halinde yürüyen İranlılar ve sessiz sakin, çekik gözlü, kısa boylu, birbirlerine benzeyen Endonezyalılar da tavafın ritmine girmişler. Mermer avlunun bir kenarında çeşmelerden akan zemzem mucizesi insanların susuzluğunu gideriyor. Kana kana içiyorum, terle buharlaşıp gidiyor. Kanuni sultan Süleyman’ın yaptırdığı revakların altında gölgelenip dinleniyor ve Kabe’yi izleyerek ibadet ediyorum. Yanımda oturan bir Arap baba küçük oğluna verdiği misvağı bana hediye ettiriyor. Dillerimiz farklı olsada yüzlerimiz ve gözlerimizle anlaşıyoruz.
Kafileyle beraber hac mevsiminde mahşer provasının yapıldığı Arafat’ı ziyarete gidiyoruz. Yolda Sevr dağını gördük. Allah’ın iki kişiyi görünmeyen ordularla desteklediği, zirvesinde Sevr mağarası olan dağ. Hz Esma’nın fedakarlığı kadar büyük ve yüksekti. Arafat insanlara, aklınızı, zamanınızı meşgul eden şeylerden uzaklaşın, oturun, düşünün ve anlayın diyor. Allah Resulu, eşsiz nasihati olan veda hutbesini burada vermiş. Hz Adem ve Hz Havva’nın buluştuğu rivayet edilen kayalık tepede bizde hocamızı dinliyor ve düşünüyoruz. İleride Nemire mescidi görünüyor. Çok büyük olan bu mescidde arefe günü namazlar cem edilip hutbe okunuyormuş. İlerden toz yüklü bulutların rüzgarla yaklaştığını görüp, diğerlerini de uyararak otobüse yöneldik. Ama aşağıda bize yetişen rüzgarın vücudumuza doldurduğu tozdan, çer çöpten kurtulamadık.
Babamın Mekke’de servis şoförlüğü yapan arkadaşının minibüsüyle Hudeybiye’ye doğru gidiyoruz. İslam’ın yayılış çağını açan antlaşmanın yapıldığı yer bakımsız ve kimsesiz. Ortada kuyunun kalıntıları hala mevcut. Kuyunun etrafı açık, kurumuş bir ağaç ve sönmüş ateş izleri var. Burası umre için gelen Resulullah ve binden fazla sahabenin 15 gün kadar kaldığı, sahabenin canlarını ortaya koyarak biat ettikleri ve Allah’ın hoşnutluğunu kazandıkları, müminlerin annesinin görüşünün uygulandığı yer. Dönüşte siyahi bir bedevinin çiftliğinde durarak deve sütü içiyoruz. Taze sağılmış süt köpüklü ve ılık. Saldığı deve yavrusunun annesini bulup hemen emmeye başlaması da çok hoş bir manzara oluşturdu. Buradan Hira mağarasının olduğu Cebeli Nur’a gidiyoruz. Merdivenlerle tepeye tırmanmamız bir saati buluyor. Çıkarken babam bir İranlıyla dostluk kuruyor, kol kola, hal diliyle ve birkaç Arapça kelime ile anlaşarak gidiyorlar. İnzivayı ve tefekkürü öğütleyen, Kuran’ın inmeye başladığı Hira mağarası çok kalabalık olduğundan giremiyoruz. Zaten akşam karanlığı da çöküyor. Uzaktan mescidi haramın minareleri görünüyor. Akşam namazını burada kılıp iniyoruz.
Mescidi haramın etrafını gezmeye çıkıyoruz. Resulullah’ın Abdullah b. Mesud’u dışında bırakıp, cinlere Kuran okuduğu, tebliğ yaptığı dairenin olduğu yerde Cin mescidi var. Oradan Cennetül Muallaya, Mekke’nin en eski mezarlığına gidiyoruz. Vefalı eş Hz Hatice’nin, Hz Peygamberin oğullarının, dedesinin, amcasının ve birçok sahabenin kabirlerinin olduğu yere de selam verip ayrılıyoruz.
Farklı yerlerde ihrama girerek dört kez umre yaptık. Mekke’de de bir haftamızı doldurduk ve ayrılık vakti geldi. Cidde’den bindiğimiz uçakla Türkiye’ye havalandık. Allah’ın bulutların üzerinde yüzdürdüğü uçakla mavi gökyüzünü seyrederken Muhammed İkbal’in sözleri aklıma geldi. Zemzemi, hurmayı zaten getiriyordum. Benim merak ettiğim ise Hz Ali’den Hz Osman’dan Hz Ömer’den ve Hz Ebu Bekir’den ne getirdiğimdi…

| Rumuz: Habib-i Lâl

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir