Arama Kelimenizi yazıp Enter'a basınız.

Ruh Biliminin Ruhu

(Resulüm)Sana bu mübarek Kitab’ı ayetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik. (Sad, 29)

Milattan sonra 1432 senesinde, batılı din adamları arasında atın ağzındaki dişlerin sayısı hakkında bir tartışma başlamıştı. Hararetli tartışmalar 13 gün durmadan, şiddetle devam etti. Bütün eski kitaplar, kayıtlar karıştırıldı ve harikulade allamelikler gösterildi. 14. günün başında, genç ve zeki bir rahip, kendisine de söz verilmesi için izin istedi: “Tartışmalardaki derin irfan ve ilmi hakikatleri bir kenara bırakalım da bir at bulup ağzını açarak sayalım, kaç dişi varmış!” Bunun üzerine din adamlarının yüksek vakarları fena halde incinmiş oldu, genç rahibe hücum ettiler, onu dövdüler ve bu küstahın şeytana uyarak yaptığı, mukaddes olmayan bir yoldan hakikatin bulunabileceği teklifini şiddetle reddedip, onu aralarından kovdular. Günlerce süren münakaşalardan sonra, “tarihi ve teolojik deliller bulunmadığı için atın ağzında kaç diş olduğunun asla bilinemeyeceği”ne karar verdiler.

Biz Kur’an’ı, sana güçlük çekesin diye değil, ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik. (Taha, 2-3)

İşte Avrupa ortaçağında kilise çevrelerine hâkim olan bu skolastik anlayışın, ürettiği çözümler, bilim, sanat ve düşünce adına telif ettiği ürün ve eserler pratik kıymeti olmayan, çağın gerçeğini yansıtmayan, insan düşüncesine önem vermeyen aykırı şeylerdi. Rönesansla birlikte öncelikle sanat akımlarında, daha sonra bilim ve felsefe akımlarında da hissedilen Helenistik tesir (insanın Tanrıyla sürekli çatışma halinde olmasına dayanan, eski Yunan yaratılış efsanesi), kilise ile sanatçılar, bilim adamları ve düşünürler arasında gerilim ve çatışmalara neden oldu. Kilise statik yapısını değiştirmezken; Rönesans’ın öncüleri kendi öğretilerinin ciddiye alınması ve kabul görebilmesi için, görüş, düşünce ve teorilerini (özellikle sosyal alanda) bilimsel bir dille anlatma gayreti içindeydiler. Bu karakteristik tavır, önceleri kiliseye yönelmişken, hem zamanla diğer dinleri ve inanışları da kapsamı içerisine almaya başladı, hem de özellikle sanayi devrimiyle birlikte, batının kendi dışında kalan ülkeleri ve milletleri kontrolü altında tutmak ve sömürebilmek için geliştirdiği politikalara da zemin hazırlamış oldu. Netice itibariyle “Sosyoloji, antropoloji, psikoloji” gibi birçok bilim dalı ihdas edilmiş oldu.

O, insanı bir damla sudan yarattı. Fakat bakarsın ki (insan) Rabbine apaçık bir hasım olmuştur. (Nahl, 4)

İlk insandan bu yana, akıllı ve sorumluluk sahibi her insan kendisine “insan nedir? Ben kimim? Nasıl, niçin varım? Yaşamamdaki gaye ne? Hayatımı neye göre tanzim etmeliyim? Canlı olmamı sağlayan enerjinin kaynağı ne? Ruh nedir? Ölüm nedir?” gibi sorular sormuş, bu sorulara kendi içinden, çevresinde olup biten olaylardan, nesneler ve daha birçok şeyden cevap aramaya çalışmıştır. Şöyle ya da böyle, doğru ya da yanlış kilisenin verdiği bir takım nakli cevaplar vardı tabii ki. Ancak kilisenin güvenirliğini ve inandırıcılığını yitirmesiyle birlikte, bu sorulara, kiliseyi ve dolayısıyla dini insan hayatının dışına çıkaran batı medeniyetinin bilimsel cevaplar bulması gerekmekteydi. Üstelik gittikçe bireyselleşen, yalnızlaşan, makineleşen ve yabancılaşan bir insan söz konusu iken…

Psikoloji işte bu gerekçe ve aşamalardan sonra, günümüzden takriben yüz-yüz elli yıl önce bilim sahnesindeki yerini almış oldu. Yunanca psyche (nefes, ruh, zihin) ve logos (düzenli söz, bilgi) kelimelerinden oluşan psikoloji, insan davranışlarını inceleyerek, insana dair sorulara bilimsel cevaplar vermeyi konu edinmiştir.

Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Rabbimin emrindedir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir. (İsra, 85)

Bu adlandırmadan anlaşılacağı gibi, psikoloji orijin olarak ruh bilimidir. İlk çalışmalar da bu doğrultuda olmuştur. Ancak, ruhun bilinmezliği ve mahiyeti hakkındaki tartışmalar, psikolojiyi ruhsal durumların bir yansıması olarak kabul edilen, davranışı esas almaya yönlendirmiş ve akabinde psikolojiyi insan davranışlarını inceleyen bir bilim dalı olmuştur. Bilindiği gibi ruhun mahiyeti hakkında, bugün bile birçok düşünürün, araştırmacının içine düştükleri mefh umlar karmaşası ve tenakuz, psikoloji öncülerinde de dikkate şayandır. Ruh, sinir sisteminin, dolayısıyla da bedenin bir fonksiyonu mudur (mekanist teori) yoksa ruh, bedene hâkim, bir primummovens, bir muharrik amil midir (animist teori)? Psikolojinin davranış bilimi olmasındaki faktörlerden, ruhun mahiyeti hakkındaki mekanik görüş, aynı zamanda batının pozitivist felsefesine uygun olduğu için, psikolojinin bundan sonraki çalışmalarında
baskın rol oynamıştır.

Hani Rabbin meleklere demişti ki: “Ben kupkuru çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım… Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın.” (Hicr, 28-29)

Bu temel ayrım, netice itibarıyla insanı tanımaya, tanımlamaya ve sergilediği davranışların anlamlarını formüle etmeye çalışan psikoloji ilmini bir çıkmaza taşımıştır. Nasıl ki bir su bardağını tanımaya ve tanımlamaya çalışırken, yapı maddesinin cam olduğu gerçeği gözden kaçırıldığı takdirde, cam maddesinin hususiyetleri de gözden kaçar, bu maddenin iletken mi yalıtkan mı, darbeleri mukavemeti ne kadardır, şok ısı değişimlerinden nasıl etkilenir, paslanmak ve çürümek gibi zafiyetleri var mıdır v.s. bilmek mümkün değilse; insanı tanımlarken de onu insan yapan unsurlar yerli yerine oturtulmazsa, elde edilecek sonuç koskocaman bir “hiç” olacaktır. Tabi bilim adamlarının ve psikologların bu hâsılayla, insanların problemlerine getireceği çözüm, yardım ve tedavide, eldeki sonucun paralelinde olacaktır. Malik Babikir Bedri’nin “bilimsel psikoloji, ruhsuz bir insanı inceleyen, ruhsuz bir bilim dalıdır” ifadesi yukarıda ki tezin tasdiki mahiyetindedir. Nitekim batı, ulaştığı bunca ekonomik imkan ve kümülatif bilimsel back-ground’a rağmen hala müntesiplerini mutmain edebilmiş değildir.

Gerçek şu ki, insan kendini kendine yeterli görerek azar. Kuşkusuz ki dönüş Rabbinedir. (Alak, 6-7-8)

İlmi araştırmalarına referans olarak, yine kendisini veaklını gösteren batı, böylelikle insanın ve hayatın Allah ile olan irtibatını koparmış oluyordu. Coğrafik şartların, sosyo-kültürel şartların, maddi-iktisadi şartların, genetik ve tıbbi şartların insan üzerindeki psikolojik tesirlerini en ince teferruatına kadar tahlil eden psikologlar, bakıyorsunuz ki ilahi iradenin, ilahi takdirin tesir ve tasarrufundan bahsetmiyorlar. İnsanın, yaratılışının gereği, daha doğuştan Yaradanına karşı bir yönelme ihtiyacında olduğunu fark edemiyorlar.

Vücutta bir takım kimyasal değişimlerle insan psikolojisine tesir eden kimyasal bezler ve salgılar, psikologları ciddi araştırmalara sevk ederken, kâinattaki muhteşem nizam ve ahenk pas geçiliyor ve bu nizamın bir cüzü olan insan, şartlı refl eksler, cinsel içgüdüler, kimyevi formüller veya mekanik araçlar gibi birçoğu bilimsel olmaktan uzak fantastik faraziyelerle etüd edilmeye çalışılmaktadır.

“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zariyat, 56)

“Kul” olma hakikatini kaybeden insandan, dolayısıyla, varoluşunu, ölümü, hayatı, kendisi için takdir edilmiş olan ölçüleri kavramasını ve razı olmasını beklemek mümkün değildir. Ve yine aynı evsaftaki bir psikologdan, ilahi iradeyle irtibatını koparmış bir insana yardım ve şifa beklemek, dazlak bir doktordan, dökülen saçlara merhem ummak gibi trajikomik bir neticedir.

Batı’nın “birey” insanı için ürettiği çözümler, dünyanın diğer bölgelerinde (özellikle geri kalmış – az gelişmiş bölgelerinde), psikoloji tahsili görmüş, akademik titr sahibi olmuş kişiler tarafından, kültürel farklılıklar, değerler ve dini kabuller dikkate alınmadan bilim adına sunulmaktadır. Batının materyalist insan – materyalist bilim anlayışının adeta fahri misyonerliğini üstlenen bu psikologlar, kendi kültürlerine yabancılaşarak, kendi kültürlerini aşağılayarak, yine batının emperyalist politikasına da alet olmaktadırlar.

Bu kısa çalışmamızla, psikoloji ilminin, bir disiplin olarak ortaya çıkışıyla, tarihi ve felsefi arka planı ve dayandığı temel referanslara, eleştirel bir gözle kuş bakışı bir göz atmayı denedik. Alternatif bir teklif sunulmadı. Belki daha sonraki çalışmalarımızda inşallah. Ancak, bu çalışmamızda şu iki nokta gözden kaçırılmamalıdır:

1- Eleştirilen, psikolojinin kendisi değil, ona giydirilen gömlek ve baz aldığı referanslardır, yoksa yapılan salt psikoloji muhalefeti değildir. Yani psikoloji ilmi, Yaradanı ve yaradılış hikmetiyle birlikte algılayıp, insanı etüd etmeyi denemediği sürece, sağlıklı sonuçlara ulaşabilmesi mümkün değildir. Bunu başarabilmiş bir Psikoloji ilmi, insanlık adına yararlı hizmetler sunabilir.

2- Girişte zikrettiğimiz skolâstik yaklaşımla, psikolojinin insanı İlahi İrade’den koparmadan tahlil ve tarif etmesi gerektiğini savunmak aynı şey değildir. Çünkü ilkinde katı bir taassupla, aklın, deneyin ve gözlem yapmanın hikmete ulaşmada zerrece kıymeti yokken; İkinci yaklaşımda ise, insanın hikmete ulaşma çabasında kullanabileceği yegâne enstrümanlar akıl, deney ve gözlem olmakla beraber, neticenin süzgeçten geçirileceği bir kriter, bir onay makamı, bir referans merci denilebilecek dördüncü bir boyut söz konusudur.

Abdulbaki Kömür
Uzman Psikolog 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir