Arama Kelimenizi yazıp Enter'a basınız.

Uydurma Hadis Saplantısı

3/a- Birtakım mütevatir hadislerin uydurma olduğunu iddia eden yazarın, bu konuda örnek olarak gösterdiği riva- yetler hakkındaki cevabi değerlendirmelerim konusuna girerken “İmamlar Kureyştendir” hadisi hakkında yazar şunları söylüyor: “Bu hadisin mevzû veya zayıf addedilebilmesi için onun birtakım kaynaklarda mevzû veya zayıf olduğunun söylenmesi şart değildir. Kendi kendine bir hüküm vermek- ten korkan ve herşeyi eski ulemanın eserlerine göre çözmeyi adet edinen gelenekselci/muhafazakâr eğilim böyle birşeyi şart koşabilir. Ancak bu şart bizi bağlamaz. (….)

“Benim bu hadisin mevzû olduğuna dair verdiğim Prof. Dr. Mehmet S. Hatiboğlu hocamıza ait “İslam’da İlk Siyasi Kavmiyetçilik: Hilafetin Kureyşliliği” adlı makalede de bu hadisin mevzu olduğu1) sarih olarak zikredilmediği – dolayısıyla hadisin mevzu olmadığı– belirtilmektedir.2)

Eleştirmen lafızcılığa o kadar kapılmış olmalı ki, ille de birşey hakkında “Dikkat! Bu hadis uydurmadır!” ibaresini görmedikçe rahatlayamamaktadır. Ancak birşeyin uydurma olması için ille de “bu uydurmadır” sözünün kullanılması zorunlu değildir. Zira “Arif olana işaret yeter.” Konuya vakıf olanlar bu makaleyi okuyunca “İmamlar Kureyş’tendir” sözünün Hz. Peygamber’in sözü olmadığı konusunda tereddüt etmeyeceklerdir. Eleştirmenin bu makaleyi tekrar okuması dileğiyle!” (s. 56).

Önce yazarın, birinci paragraftaki şu sözlerine bir par- ça değinelim: “Kendi kendine bir hüküm vermekten korkan ve herşeyi eski ulemanın eserlerine göre çözmeyi adet edinen gelenekselci/muhafazakâr eğilim böyle birşeyi şart koşabilir. Ancak bu şart bizi bağlamaz.”

Şimdi soralım: Yazar, kendisinden önce yazılmış eserlere yaslanma ihtiyacı hissetmeden ve ikna edici gerekçelerini kendisi ortaya koymak suretiyle kaç tane hadisin uydurma olduğunu ispat edebilmiştir? Gerek kitabında, gerekse cevabi yazısında uydurma olduğunu iddia ettiği hadisler hakkındaki argümanlar başkalarına ait olduğu halde yazarın, başkalarını “kendi kendine hüküm vermekten korkmak”la itham edişini anlamak mümkün değildir!

Gelelim mezkûr hadisin uydurma olduğu tezinin –ki bu teze başkalarının da iştirak ettiğine şahit olmaktayız–, sn. Hatiboğlu’nun adı geçen çalışmasına dayandırılmasına. Ben daha önce mezkûr çalışmayı defalarca baştan sona okuduğum halde yazarın ve aynı tezi savunanların iddiaları hakkında değerlendirmesini almak üzere sn. Hatiboğlu ile birkaç kez görüştüm. Aldığım cevap – kelimesi kelimesine olmasa da mana olarak– kısaca şöyle:

“Eğer söz konusu hadisin –ulemanın anladığı şekliyle– hilafetin sadece Kureyş kabilesine münhasır olduğunu anlattığı ve bunun, halife olacak kimselerde bulunması gereken bir şart olarak Hz. Peygamber (sav) tarafından ileri sürüldüğü iddia ediliyorsa ben Hz. Peygamber (sav)’in bu anlamda böyle bir şey söylemesinin mümkün olmayacağı kanaatindeyim. Bu durum Kur’an’a uymadığı gibi bizzat Hz. Peygamber (sav)’in uygulamalarına da aykırı düşmektedir.

“Mamaafih ben bu konuda kesin bir kanaate varmış değilim; çalışmalarım devam ediyor. Ancak bu metinlerin uydurma olmadığının söylenebilmesi için, makul ve kabul edilebilir bir şekilde tevil edilmeleri gerekir.”

Bu meselede tatminkâr bir sonuca ulaşılabilmesi için müstakil bir çalışma yapmak gerekmektedir. Bunu bu makale içerisinde gerçekleştirmek ise imkânsızdır.

Ancak şu kadarını belirtelim ki Sn. Hatiboğlu’nun da değindiği gibi, en azından bu hadisleri uydurma olarak nitelemeden önce tevil yolları açık bırakılmalı.3) ve hadis ile ulemanın yorumu birbirinden ayrı düşünülmelidir.

Diğer yandan ben ilk yazımda bu hadisin uydurma ol- duğunun söylenebilmesi için şu sorulara cevap verilmesi gerektiğini söylemiştim:

1-Bu hadis uydurma ise onu kimler, ne zaman ve ne maksatla uydurmuşlardır?

2-Ebû Hureyre, Enes b. Mâlik gibi Kureyşli olmayan sahabîlerin bu hadisin ravileri arasında yer almaları nasıl açıklanacaktır?

3-Hadis kritiğinde gerektiği zaman en yakınlarını bile cerh etmekten geri durmamış olan muhaddislerin bu ha- disin makbul tarikleri hakkında herhangi bir şey söylememiş olması neyle izah edilecektir?

“Kendi kendine bir hüküm vermekten korkan”ların durumuna düşmemek (!) için meseleyi ısrarla Hatiboğlu hocanın çalışmasına gönderme yaparak halledivermeye çalışmak yerine bu sorulara bizzat cevap vermesi yazarın şanına daha layık bir davranış olurdu diye düşünüyorum.

b- el-Kettânî tarafından nakledilen ve “Evvelu mâ halakallâh…” diye başlayan hadisler hakkındaki iddiasına getirdiğim eleştirinin “ilmî açıdan ele alınacak bir durumu olmadığını” söyleyen yazar sözlerine şöyle devam etmektedir:

“Meselâ el-Kettânî’nin “bazı hadislerde varid olduğuna göre…” cümlesinin onun akıl ile ilgili hadisleri mütevatir görmediğini gösterdiği iddia edilmektedir. (Biraz sonra el- Kettânî’nin “akıl” hadisleri ile ilgili değerlendirmesini göreceğiz) Fakat el-Kettânî’nin ibaresinin yanlış tercüme edildiğini belirtmekle bu itiraza cevap vermenin yeterli olacağını düşünüyoruz. Zira o, “Bazı hadislerde Allah’ın ilk yarattığı şeyin ‘Nur-i Muhammedî’, bazılarında ‘arş’, bazılarında ‘kamış ya da saz’ olduğu belirtilmiştir” 4) demekte –eleştirmenin tercümesiyle kıyaslayınız– ve “Evvelu mâ halakallâh” diye başlayan hadislerin mütevatir olduğunu açıkça ifade etmektedir. Tercüme ettiğimiz cümlenin amacı bu hadislerin mütevatir olmadığını göstermek değil, mütevatir kabul ettiği konuyla ilgili hadislerde, ilk yaratılanın ne olduğu konusun- da ihtilaf bulunduğuna işaret etmektir. Dolayısıyla Kettânî’nin konuyla ilgili hadislerin mütevatir olduğu iddia- sında bulunmadığı görüşü temelsiz kalmaktadır.”

Burada itiraz konusu olarak şu iki nokta karşımıza çıkmaktadır:

1-el-Kettânî’nin ibaresi tarafımdan yanlış tercüme edilmiştir,

2-el-Kettânî, bahse konu hadislerin mütevatir olduğu- nu iddia etmektedir.

Bu iddiaların gerçeği yansıtıp yansıtmadığını görmek için benim kullandığım “Nazmu’l-Mütenâsir” nüshasındaki5) ifadelerin konumuzla ilgili kısmını buraya aynen alıyorum: “Ahâdîsu “Evveli mâ Halakallâh”: “Zekera’l-Emîru fî mebhasi’l-vucûdi min havâşîhi alâ Cevhereti’l-Lakânî ennehâ mütevâtiratun.

“Kultü: Verede fî ba’di’l-ahâdîs enne Evvele mâ halakallâh (1) en-Nûru’l-Muhammedî, ve fî ba’dihâ (2) el- Arş, ve fî ba’dihâ (3) el-Yerâ’ ey el-Kasab, ve sahha hadîsu Evveli mâ halakallâh (4) el-Kalem, ve fî ğayrihî Evvelu mâ halakallâh (5) el-Levhu’l-Mahfûz, ve câe bi esânîdin müte’addide (6) İnne’l-mâe lem yuhlak kablehû şey’un, ve fî ba’di’l-ahbâr (7) enne Evvele mahlûkin er-Rûh, ve fî ba’dihâ (8) el-Akl. İllâ enne hadîse’l-akl fîhi kelâmun li eimmeti’l-hadîsi ba’duhum yekûl: Huve mevdû’un, ve ba’duhum: Da’îfun fakat…”

el-Kettânî’nin, ilk yaratılan şeyin ne olduğu konusundaki sözleri bunlar. Yazarın, tarafımdan yanlış tercüme edildiğini iddia ettiği kısım ise “Verede fî ba’di’l-ahâdîs enne evvele mâ halakallâh en-Nûru’l-Muhammedî, ve fî ba’dihâ el-Arş, ve fî ba’dihâ el-Yerâ’ ey el-Kasab cümlele- rinden ibaret. Ben bu cümleleri biraz yukarıdan alıp, makamın icabettirdiği kadarını şöyle tercüme etmiştim:”el- Kettânî, sözkonusu eserinin Kitâbu Bed’i’l-Halk kısmına aynen şu ifadelerle başlamaktadır: “Allah’ın ilk yarattığı şeyin ne olduğu konusundaki hadisler (Ehâdîsu evveli mâhalakallâh): el-Emîr, “Cevheretu’l-Lakânî”ye yazdığı hâşiyeleri meyanında Vücûd bahsinde bu hadislerin mütevatir olduğunu söylemiştir. Ben derim ki: Bazı hadislerde varid olduğuna göre…”

Bu cümlenin kalan kısmının tercümesi ise, ibarenin normal akışı içerisinde şöyle olur: “… Bazı hadislerde varid olduğuna göre Allah’ın ilk yarattığı şey Nûr-u Mu- hammedî, bazılarında varid olduğuna göre Arş, bazılarında varid olduğuna göre ise saz, yani kamıştır.” Bu tercümenin neresinin yanlış olduğunun takdirini de yine okuyucuya bırakıyorum…

Öte yandan yukarıda okunuşunu da verdiğim gibi el- Kettânî’nin buradaki ifadesi “el-Yerâ’ ey el-Kasab” şeklindedir. Bu kelimelerin her ikisi de “kamış, saz” anlamındadır.6)

Bu iki kelimenin aynı anlamda olması sebebiyledir ki el- Kettânî el-Yerâ’ kelimesinden sonra “yani kamış” anlamına gelen “ey el-Kasab” ifadesini kullanmıştır. Oysa beni yanlış tercüme yapmakla itham eden yazarın asıl kendisi burada bir yanlış işlemiş ve bu ifadeyi, “kamış ya da saz” şeklinde tercüme etmiştir. Yazarın buradaki hatası iki noktada te- zahür etmektedir:

1-el-Kettânî’nin ifadesi yukarıda zikredildiği gibi iken yazar bunu “el-Yerâ’ ev el-Kasab” şeklinde okumuş, sonuç- ta da “yani” anlamına gelen “ey” ifadesi, “ya da” anlamına gelen “ev”e dönüştürülmüştür.

2-“Kamış” ve “Saz” kelimeleri aynı anlama geldiği halde, yazar bunların farklı anlamlara gelen iki kelime olduğu hissini verecek şekilde aralarına “ya da” ifadesini koyarak tercüme etmiştir.

Hasılı el-Kettânî’nin, yukarıya aldığım cümlesi –yazarın tercüme hatasını görmezlikten gelirsek– ister öyle ister böyle tercüme edilsin bu ifadelerden, el-Kettânî’nin bu hadislerin mütevatir olduğunu söylediği sonucunu çıkarmak mümkün değildir. Burada yazarın nasıl bir “okuyuşla” el- Kettânî’nin “Evvelu mâ halakallâh” diye başlayan hadisle- rin mütevatir olduğunu açıkça ifade” ettiğini söyleyebildi- ğini ve bu iddiasını hangi hermenötik ilkesiyle açıklayacağını (!) doğrusu oldukça merak ediyorum.

Daha sonra yazar şöyle diyor: “Yazar7) “Evvelu mâ halakallâh…” diye başlayan hadislerin mevzu olmaları bir yana zayıf bile denemeyecek8) hadisler olduğunu iddia ederken ilgili dipnotta Ebu Davud, Tirmizî, Müsned-i Ahmed, Müsned-i Tayâlisî, el-Mecma’u’z-Zevâid9), el- Esmâ ve’s-Sıfât gibi eserlerde bu hadislerin rivayet edilmiş olmasına dayanır. Konuyla ilgili hadislerin bu eserlerde zikredilmiş olması hiçbir şeyi değiştirmez, zira bu eserlerde bu uydurma rivayetlere rastlanmaktadır.” (ne demekse!)

Hemen belirtmek gerekir ki mezkûr eserlerde uydurma rivayetlere rastlanabileceği iddiasının, söz konusu hadis- lerin durumuyla doğrudan alakası yoktur. Yazarın burada yapması gereken şey mezkûr hadislerin, zikredildikleri kaynaklardaki varyantlarının durumunu ele alıp, yapabi- liyorsa bunların uydurma olduğunu ortaya koymaktı. Ancak yazar böyle yapmak yerine, yine konuyu hemen kapatıverme telaşıyla “(…) Aliyyü’l-Kârî’nin, bizim kullandığımız el-Esrâr nüshasına baksaydı, dipnotta eserin muhakkiki Muhammed es-Sabbâğ’ın, ilgili hadislerin isnadlarını tek tek inceleyip, mevzû hadis alanında söz sahibi pek çok alimin bu hadisleri mevzû kabul ettiğine işaret ettiğini görürdü” demekle yetinmektedir (57).

Bu noktada asıl söyleneceklere geçmeden yazarın bir çelişkisini vurgulamak gerekiyor. Yazının baş tarafında yaz rın, muhafazakâr/gelenekselci dediği kesimi, Kur’an ve Sünnet’e birtakım otoritelerin aracılığı olmadan doğrudan gidememekle itham ettiğini görmüştük. İlginçtir ki o sözlerin sahibi, burada birden ağız değiştirmiş ve “Evvelu mâhalakallâh…” diye başlayan hadislerin durumunu, Muhammed es-Sabbâğ kanalıyla “mevzu hadis alanında söz sahibi” birtakım “alim”lere havale etmekten kurtulamamıştır.

Yine okuyucunun hoşgörüsüne sığınarak yazarın gönderme yaptığı yerlerdeki ifadeler üzerinde biraz ayrıntılı durmak istiyorum.
b/1- Öncelikle belirteyim ki ben ilk yazımda “el- Kettânî’nin de zayıf veya uydurma olduğunu belirttiği akıl hadisleri dışında “Evvelu mâ halakallâh…” diye başlayan hadisler, araştırabildiğimiz kadarıyla mevzu olmaları bir yana…” demek suretiyle akıl hadislerini istisna tutmuşken ve müteakip paragrafta da “Nazmu’l-Mütenâsir” sahibinin –yukarıda da geçen– ifadelerini zikretmişken yazarın, “Aliyyu’l-Kârî’nin bir iki tarikinin zayıf olduğunu söylemesi de sonucu değiştirmeyecektir. Zira bir hadisin mevzû olup olmadığı sadece isnadına bakarak anlaşılmaz. Hatta İbn Hacer gibi muhafazakâr alimlerin dahi “akıl” hadislerini mevzû kabul ettiğini, zikrettiğimiz kaynakta görebilir. (…..) Ayrıca “akıl” hadislerinin “Neo-Platonizm” ya da Hıristiyanlıklaki –St. Paul’ün– “logos” kavramı ile ilişkisinin bulunduğuna ve dış etkenlerle uydurulmuş olabileceğine de işaret etmeden geçmeyelim.” gibi lüzum- suz izahlara girişmesi anlamsızdır.

b/2- Gelelim yazarın, “İlk yaratılanın “kalem” olduğuna dair rivayetlerin sahih olduğuna ve bunların mevzû oldu- ğunu kimsenin iddia etmediğine dair iddiaya gelince bu da yanlıştır. (Kalem ile ilgili hadislerin isnadlarının tedkiki ve uydurma olduğu konusunda yine bkz. “el-Esrâru’l- Merfû’a“, s. 138, dipnot)” şeklindeki sözlerine.

Aliyyü’l-Kaarî’nin mezkûr eserinin belirtilen yerinde10) eserin muhakkiki Muhammed Lütfî es-Sabbâğ, 107 numaralı “Evvelu mâ halakallâh el-Akl” hadisiyle ilgili dipnotta önce akıl hadislerinin uydurma olduğunu vurgulamış, daha sonra da Aliyyü’l-Kaarî’nin es-Sehâvî’den, onun da şeyhi İbn Hacer’den nakletttiği, “Evvelu mâ halakallâh el-Kalem hadisi, akıl hadisinden daha sağlamdır” şeklindeki sözü üzerinde durmuştur.

es-Sabbâğ orada şöyle demektedir: “Musannıfın, “Bu hadis akıl hadisinden daha sağlamdır” şeklindeki sözüne gelince, kendisi bunu es-Sehâvî’nin “el- Makâsıd“ından (s. 118) nakletmiştir. (Ancak) bu hüküm söz götürür. Çünkü İbn Adiyy, bu hadis hakkında “Bâtıl- münkerdir. Âfeti, Muhammed b. Vehb ed-Dimeşkî’dir” demiştir. ez-Zehebî de “el-Mîzân“da (4/61) şöyle der: “İbn Adiyy, bu hadisin bâtıl olduğunu söylemekle doğruyu dile getirmiştir.” Bu rivayeti ed-Dârekutnî de “el-Ğarâib“de yine bu zat tarikiyle tahriç etmiştir. Aynı hadisi İbn Asâkir, el-Hasen b. Yahyâ el-Huşenî –ki bu zat birşey değildir, kıymetsizdir (“leyse bi şey’in”), Benû Ümeyye’nin azatlısı Ebû Abdillah tarikiyle –ki bu zat da meçhûldür, tanınmamaktadır– Ebû Hureyre’den merfu olarak rivayet etmiştir. Aynı rivayeti el-Hakîmu’t-Tirmizî de aynı tarikten aktarmış, el-Hatîb de “el-Eğânî” sahibi tarikiyle Hz. Ali’den merfu olarak rivayet etmiştir. Bu tarikte fâsık olarak sana mezkûr eserin sahibi yeter, ayrıca onun senedi de karanlıktır…”

Daha sonra es-Sabbâğ, “Evvelu mâ halakallâh el- Kalem… ” diye başlayan uzunca bir hadisi zikretmiş ve “el- Fevâidu’l-Mecmû’a”, “Tenzhîhu’ş-Şerî’a” ve “Tezkiratu’l- Mevdû’ât” adlı eserlere gönderme yapmıştır. İmdi,

1- es-Sabbâğ, yukarıda da gördüğümüz gibi Muham- med b. Vehb ed-Dimeşkî hakkında sadece İbn Adiyy ve ez- Zehebî’nin kanaatlerini zikretmekle yetinmiştir. Oysa ez- Zehebî’nin “el-Mîzân”ına eli değmişken ilmî objektiflik ge- reği zahmet edip bir de İbn Hacer’in “Lisânu’l-Mîzân”ınabaksaydı orada İbn Hacer’in şu ifadelerini bulacaktı: “ed-Dârekutnî, (….) Muhammed b. Vehb ve senedde onun altında yer alan ravilerde bir beis yoktur. (Bu konudaki) iki farklı hadisi bazı kimselerin birbirine karıştırıyor olma- sından korkarım” demiştir.”11)

2- Yine as-Sabbâğ’ın, hakkında “leyse bi şey’in” dediği el-Hasen b. Yahyâ el-Huşenî hakkında İbn Hacer “Sadûktur, kesîru’l-galat’tır”12)ve ez-Zehebî “Duhaym ve başkaları onun hakkında “lâ be’se bih” demişlerdir”13) derler.

Burada maksadım bu zatları tevsik etmek değil, haklarında tevsik ibareleri de bulunduğunu göstermek ve ilmî emanete riayet gereği es-Sabbâğ’ın bu ibareleri de nak- letmesi gerektiğini vurgulamaktır.

Esasen benim bir önceki yazıda referans olarak gösterdiğim eserlerden hiç birisindeki kalem hadisleri bu zatlar tarikiyle rivayet edilmiş değildir. Dolayısıyla es-Sabbâğ’ın bütün çabası, eş-Şevkânî’nin “el-Fevâidu’l-Mecmû’a”sındaki ifadeleri aynen aktarmak suretiyle kalem hadislerinden – dikkat edilsin– “sadece birinin” senedindeki bazı ravilerin cerhine yöneliktir. Dolayısıyla yazarın, sadece bu hadis hakkında verilen bir hükmü, bütün kalem hadislerine teş- mil etmesini nasıl açıklayacağı merak konusudur.

b/3- İlk yaratılan şeyin arş olduğunu bildiren hadisler hakkında ben ilk yazımda kelimesi kelimesine şunları söylemiştim: “Evvela arş’ın yaratıldığını bildiren hadisler: Bu hadislerin mevzu olduğunu bildiren bir müellife rastlamadım.”

Yazarın bu ifadelere cevap diye yer verdiği ifadeler ise şöyle:

“İlk yaratılanın “arş” olduğunu bildiren hadislerin bulunmadığı iddiasına gelince (s. 131) lafzan bulunmasa da mânâ olarak, “arş”ın ilk yaratıldığı söylenen “kalem”den de önce yaratıldığını ifade eden rivayetler, eleştirmenin yanlışını göstermeye yeterli olacaktır.” (s. 57).

Yazarın, benim yazımı okurken ve cevabi yazıyı kaleme alırken nasıl bir halet-i ruhiye içinde bulunduğunu bu satırlar en açık biçimde göstermektedir. Fazla söze ne hacet!

c- Ebdal hadisleri hakkında söylediklerime yazarın verdiği cevabı ise şöyle özetleyebiliriz:

1-Bu hadisler hakkındaki hükmü ben, es-Süyûtî’ye tabi olarak vermişim,

2-es-Süyûtî ise eserlerinde çokça mevzu hadise yer veren ve mecbur kalmadıkça bir hadis hakkında uydurma hükmü vermemek için elinden gelen gevşekliği gösteren birisi olması yanında Ebdal hadislerini topladığı eserinde bu hadislerin pek çoğunu tedkik dahi etmemiş ve rivayet tariklerinin çokluğuna aldanarak bahse konu hadislerin mütevatir olduğunu söylemiştir. Dolayısıyla birtakım hadisler, sadece es-Süyûtî tarafından makbul sayılmakla makbul olmaz,

3-İbn Hacer’in de bu hadisler arasında sahih olanları bulunduğunu söylemesi sonucu değiştirmez,

4-Yazar, Ebdal hadislerinin bâtıl olduğu hükmünü, İbnu’l-Kayyım’ın görüşüne katılarak vermektedir,

5-Bu hadisler “Tevhid” inancına aykırıdır.

Şimdi bu noktaları birer birer ele alalım:
1-Her şeyden önce Ebdal hadislerinin sahih olduğu görüşünde es-Süyûtî yalnız değildir. Aralarında İmam eş-Şâfiî, Ahmed b. Hanbel, el-Buhârî, el-Gazzâlî, Muhyiddîn İbn Arabî, el-Hakîmu’t-Tirmizî, el-Heysemî, İbn Hacer el-Askalânî, İbn Hacer el-Heytemî, Aliyyu’l-Kaarî, el-Münzirî, es-Sehâvî, ez- Zerkeşî, İbn Arrâk, el-Münâvî, el-Kettânî… gibi alimlerin de bulunduğu her tabakadan pek çok kimse –ki isimleri verilenler bu konudaki açık ifadelerine muttali olabildiklerimden bir kısmıdır– bu hususta aynı kanaattedir. 14)

2-es-Süyûtî’nin, eserlerinde mevzu hadise çokça yer vermesi, onun eserlerinde yer alan bütün hadislerin mevzu olmasını gerektirmeyeceği gibi, Ebdal hadislerinin de mevzu olmasını gerektirmez. Özellikle başkalarının da bu hususta kendisiyle aynı kanaatte olduğu göz önünde bulundurulursa, yazarın bu argümanının hiçbir şey ifade etmeyeceği açıktır.

3-İbn Hacer –ve ez-Zehebî gibi alimler–’in, bu hadisler arasında sahih olanlarının bulunduğunu söylemesi, en azından es-Süyûtî ve diğerlerinin kanaatlerini desteklemesi bakımından tabii ki önemlidir.

4-Yazarın, bu hadislerin bâtıl olduğu görüşünde İbnu’l-Kayyım’a tabi olmasına kimsenin bir diyeceği olamaz. İsteyen, istediği kişiye tabi olup istediği görüşü tercih edebilir. Ancak burada yazarın kulağına fısıldanması gereken bir iki nokta var:

es-Süyûtî’nin, eserlerinde “bol miktarda” uydurma hadis kullandığının söylendiğine dikkat çekerken, İbnu’l- Kayyım için de benzeri şeyler söylendiğini bilmiyor muydunuz, yoksa bilmezlikten mi geliyorsunuz?

es-Süyûtî hakkındaki sözlerinize referans olarak gösterdiğiniz “el-Ecvibetü’l-Fâdıle”de Abdülfettâh Ebû Gudde’nin, es-Süyûtî hakkındaki sözlerinden hemen sonra İbnu’l- Kayyım hakkındaki değerlendirmelerini görmemiş olmanız mümkün değil.15) Orada İbnu’l-Kayyım’ın, kendi meşrebineuyan ve fakat –aynı meşrepten olan İbn Kesîr tarafından bile– münker ve cidden garib diye nitelendirilen rivayetleri kuvvetli göstermek için nasıl bütün hünerini kullandığı konusunda verilen örnekler işin sadece bir yanı. Diğer yanı da İbnu’l-Kayyım’ın,“el-Menâru’l-Münîf”te, aslında bâtıl veya mevzu olmadığı halde bu şekilde damgaladığı birçok rivayet bulunduğu gerçeği. Abdülfettâh Ebû Gudde bu hadisler hakkında da dipnotlarda kısa bilgiler vermiştir.16) Oraya da bir göz atmanız faydalı olacaktır.

Burada bu konunun ayrıntısına girmek niyetinde değilim. Ancak şu kadarını söylemek gerekir ki es-Süyûtî’nin gösterdiği gevşekliğin tasvip edilecek yanı olmadığı gibi İbnu’l-Kayyım’ın izhar ettiği meşrep taassubuna katılmak da mümkün değildir.

5- Ebdal inancının Tevhide aykırı olduğu görüşüne gelince, bunun da ciddiye alınacak tarafı yoktur. Zira yukarıda isimlerini zikrettiğimiz insanların, ebdal vs.’nin varlığına inanmakla tevhid ilkesinden saptığını söylemek mümkün değildir.

Öte yandan Kur’an’da insanı Allah (cc)’ın emriyle koru- yan melekler bulunduğu bildirilmiştir.17) Nasıl ki bu meleklerin fonksiyonu sonuçta Allah (cc)’ın emrine dayanmaktaysa –ve buna inanmak tevhide aykırı değilse–, ebdal vs.’nin fonksiyonu da netice itibariyle yine Allah (cc)’ın emir ve iradesine dayanmaktadır ve bunlara inanmak da Tevhid’e aykırı değildir.

Sonuç olarak bütün bu hususların, yazarın iddia ettiği gibi “ulemanın kavillerini kutsallaştırmaya çalışmak”la bir ilgisi yoktur. Zira mesele son tahlilde bir tercih meselesidir. Aksi halde konuya tersinden bakacak olursak, yazarın da kendi aklını veya tercih ettiği konularda dayandığı kimselerin görüşlerini kutsallaştırması olgusu gündeme gelecektir.

d- Mehdi hadisleri konusunda da yazar, kısaca –es- Süyûtî ve İbn Hacer gibi– bazı hadislere uydurma denmesine tahammül edemediğimi ve bu hadisleri eleştirdiği için İzmirli İsmail Hakkı’yı karalamaya çalıştığımı söylemekte, sözlerine şöyle devam etmektedir: “…. Ancak muhatabımız hep hadis otoritelerine ve hadislerin sıhhat durumunu ortaya koyan pek çok müellife sığınmaktan başka birşey yapamamakta –İzmirli gibi– gerek içerik, gerek isnad açısından bu hadislerin değerini bizzat değerlendirmekten18) kaçmaktadır.” (s. 57)

Yazarın tesbiti yerindedir. Benim, uydurma olduğuna kanaat getirmediğim hadislerin –hem de ikna edici deliller ileri sürülememesine rağmen– uydurma olarak damgalanmasına, Hz. Peygamber (sav)’in hadisleri konusunda gösterilmesi gereken titizlik ve duyarlıkla bağdaştıramadığım için tepkisiz kalmam söz konusu olamaz. Hatta her müslümanın aynı hassasiyeti göstermesi gerektiğini düşünüyorum.

İzmirli İsmail Hakkı’yı karalamaya çalıştığım iddiasına gelince, bu iddia yersizdir. Çünkü İzmirli, Mehdi hadisleri konusundaki makalesinde gerçekten taraflı davranmıştır. Mezkûr makalesinde Mehdi hadislerinin “değerlerini bizzat değerlendirmemiş”, aksine tamamen İbn Haldun’un“Mukaddime”sinden yaptığı eksik ve yanlı alıntılarla bu konudaki hadislerin gerçek durumunu adeta gözlerden gizlemeye çalışmıştır.

Ben, yazarın iddia ettiği gibi kendi görüşümü İzmirli’ye, yazara, ya da başka herhangi bir kimseye “dayatma” konumunda olmadığım gibi, buna imkân da yok. Tabii ki herkes dilediği görüşü tercih edecektir. Ama yazar gibi “kendi düşüncesini ve anlayışını merkeze alma” iddiasında olan kimselerin, hiç olmazsa bu konuda İzmirli’nin düşünce ve anlayışını merkeze aldığının farkında olması gerekir.

Gelelim İzmirli’nin, Mehdi hadisleri konusunda sergilediği tutuma.
Daha önce de belirttiğim gibi İzmirli, söz konusu hadislerin “değerini değerlendirirken” hemen hemen tamamiyle İbn Haldun’un“Mukaddime”sine dayanmaktadır. Bu o kadar böyledir ki, mezkûr eserde yer alan baskı hataları bile aynıyla İzmirli’nin makalesine intikal etmiştir. Öte yandan, Mehdi hadisleri kritik edilirken takip edilen sıra da aynen “Mukaddime”deki sıradır ve ele alınan hadislerin ravileri hakkında İzmirli’nin söylediği sözler tamamen İbn Haldun’a aittir. Şu farkla ki, İbn Haldun Mehdi konusunda ele aldığı hadislerden bir kısmının sahih olduğunu ikrar ettiği ve diğer hadislerin senetlerinde yer alan bir kısım raviler hakkında cerh ifadeleri yanında ta’dil ifadelerini de zikrettiği halde İzmirli bunları sansür etmiştir.

İzmirli’nin bu makalesi hakkında söylediklerimin tamamen gerçek olduğunu ve bunun, onu karalamaya çalışmakla bir ilgisi bulunmadığını gerektiğinde müstakil bir çalışma halinde ortaya koyabilirim. Bu yazının maksadını ve boyutlarını aşmış olmamak için şimdilik bu kadarla yetiniyorum.

Bu bahsi kapatmadan yazara bir küçük hatırlatma yapalım ve kitabında “Sahih hadisin tesbitinde yapılacak metin tenkidi prensipleri konusunda” kendisine göndermede bulunduğu ve “Hadislerin metin tenkidine dair bilebildiğimiz yegâne müstakil ve sistematik bir çalışma” olarak tavsif ettiği “el-Menâru’l-Münîf” adlı eserinde İbnu’l- Kayyım’ın, Mehdi hadisleri içinde mevzu rivayetler bulunduğu gibi garib, hasen ve sahih rivayetler de bulunduğunu ve bu hadislerin tevatür seviyesine ulaştığını söylediğini belirtelim.19)

e- Haricilerle ilgili hadisler hakkında söylediklerime ce- vap olarak da yazar kısaca şunları söylüyor:

“Bunların çeşitli kitaplarda çeşitli isnadlarla rivayet edilmiş olması ve el-Elbânî gibi alimlerin bu hadislerin sadece isnadlarına bakarak hüküm vermesi bu hadislerin mevzu olamayacağını göstermez. (…..) Üstelik eleştirmen, bu hadislerin isnadı sağlam bile olsa, bunun, metninin de sahih olmasını gerektirmeyeceğini de bilmelidir.20)

Hatta özellikle Hanefî usulcüleri, hadisin makbul olabilmesi için zahirî ve batınî diyebileceğimiz iki inkıta türünden salim olmasını öngörürler. Buradaki zahirî inkıtadan kasıt senetteki inkıtadır. Batınî inkıtadan maksat ise hadisin metninin Kur’an’a ve meşhur Sünnet’e”Onun için biz Hz. Peygamber döneminden sonra ortaya çıkmış olan fırkaları ve mezhepleri, bunların imamlarını metheden veya zemmeden hadislerin uydurma olması düşüncesinden hareketle Haricileri kötüleyen –veya varsa metheden– hadislerin de asılsız olduğunu kabul ediyoruz..”

Yazarın bu ifadelerinde Hz. Peygamber (sav)’in, gelecekte vuku bulacak birtakım olayları önceden haber vermesinin mümkün ve vaki olduğuna inanmadığı konusunda bir tasrih bulunmamaktadır. Mamafih bu konudaki hükmünü sadece fırka ve mezhepler ile bunların imamlarına hasretmiş olmasını da farklı bir yaklaşım gibi değerlendirmek mümkün değil. Çünkü bu fırkalar ve bunların imamları da Hz. Peygamber (sav) döneminden sonra vuku bulan olayların kapsamı dışında düşünülemez.

Bu noktada gelecekte ortaya çıkacak çeşitli olaylara ilişkin olarak Hz. Peygamber (sav)’in önceden verdiği haberleri yansıtan rivayetleri tartışmak niyetinde değilim. Ancak şu kadarını söylemek gerekir ki, yazarın, “İslâm Düşüncesinde Sünnet” adlı çalışmasında Hz. Peygamber (sav)’in, Kur’an dışında da Yüce Allah (cc)’dan vahiy aldığını prensip olarak kabul ettiğini görüyoruz. 21) Eğer yazar, Hz. Peygamber (sav)’in Kur’an dışında vahiy aldığı konuların çerçevesini kesin hatlarla çizmenin mümkün olmadığını kabul ediyorsa, gelecekte vuku bulacak olayların da vahiy veya bir başka yolla Yüce Allah (cc) tarafından Hz. Peygamber (sav)’e bildirilmesinin muhal olmayacağını kabulleniyor demektir. Dolayısıyla Hz. Peygamber (sav)’in bahse konu olayları da yine Yüce Allah (cc)’ın bildirmesiy- le haber vermiş olmasında garipsenecek bir taraf yoktur.

Bu hususu “Gaybı bilen O’dur. Gaybına kimseyi muttali kılmaz. Ancak beğenip seçtiği resul müstesna.”22) ayetleri de teyit etmektedir. Dolayısıyla Hz. Peygamber (sav)’in, gerek Haricilerle, gerekse daha başka konularla ilgili birtakım olayları haber vermesinde şaşılacak bir taraf bulunmasa gerektir.

Yazar devam ediyor: “Bunu yaparken, bazen bir hadi- sin niçin uydurma olduğunu belirtmeden “Bu hadisin asılsızlığı açıktır; bu tarikatçıların (uydurduğu) hadisler- dendir” diyebilen ve gerekçe göstermeye dahi lüzum görmeyen İbn Hacer’i örnek gösteriyoruz.” (s. 58).

Bu şu demektir: Madem ki İbn Hacer, gerekçe göstermeye dahi tenezzül etmeden bir hadis hakkında mevzu hükmü verebiliyor, o halde bu hak bana niçin tanınmasın? Ama heyhat, “Eyne’s-serâ mine’s-Süreyya!”

Yetersiz gördüğü ulemanın oluşturduğu metodolojiyi beğenmeyerek yeni bir metodoloji tesis edeceğim diye mangalda kül bırakmayan yazarın o ulemanın performan- sına yetişmesi mümkün değildir. Kendisinin yukarıdaki ifadeleri de bunun en açık delilidir.

Yazar biraz gayret sarf edip, İbn Hacer’in sözünü ettiği hadise muttali olabilseydi -ki bu bir hadisçi için hiç de zor olmasa gerek–, hadisin lafızlarının, “Ben uydurmayım” diye bas bas bağırdığını görürdü. Bu hadis hakkında söylenebilecekleri şu şekilde maddeleştirebiliriz:

Her şeyden önce, söz konusu hadisin bâtıl olduğu hükmünü İbn Hacer’den önce ez-Zehebî vermiştir.23) İbn Hacer’in “Lisânu’l-Mîzân”ı ez-Zehebî’nin “Mîzânu’l-İ’tidâl”i üzerine yapılmış bir çalışma olduğundan İbn Hacer, tercemesi verilen kişiler hakkında önce ez-Zehebî’nin ifa- delerini zikreder. Burada da aynı şeyi yapmış ve önce ez- Zehebî’nin ibaresini nakletmiş, ardından da söz konusu hadis hakkında kendisi de aynı kanaate iştirak ederek “zâhiru’l-butlân” ifadesini kullanmıştır. Adı anılan ravi –Muhammed b. Ali b. el-Abbâs el- Bağdâdî el-Attâr– hadis uydurmakla maruftur ve bahse konu hadisin rivayetinde bu zatın teferrüd etmiş olması hadisin uydurma olduğunu söylemek için yeterlidir. Bu hadisin senedi elimizde olmasaydı da sadece metnine muttali olsaydık, yine de onun uydurma olduğunu rahatça söyleyebilirdik. Şöyle ki; Hadis iki kısımdan oluşmaktadır.24) Birinci kısımda farz namazlara devam eden kimsenin beş türlü nimetle ikramlandırılacağı, ikinci kısımda ise bu namazları terk edip kılmayan kimsenin beşi dünyada, üçü ölüm esnasında, üçü kabirde, üçü de kabirden kalkış sırasında olmak üzere toplam 15 çeşit cezaya çarptırılacağı zikredilmektedir.25)
Namazlara devam eden kimselere vadedilen ikrâmât arasında dünyada geçim sıkıntısı çekmemek bulunmaktadır ki bu durum ne realiteye, ne de Kur’an nasslarına uymaktadır. Çünkü hepimizin çevresinde ömrü boyunca namazına berdevam olduğu halde yoksulluk içinde yaşayan ve bu halde ölen kimselere rastlamak mümkündür.

Hatta hadisi uyduran zat hesabı da yanlış yapmış ve 15 çeşit ceza vadettiği halde bunlardan 14’ünü sayıp birini unutmuştur. Ayrıca Kur’an’da Yüce Allah (cc)’ın mü’minleri çeşitli sıkıntılarla ve bu arada mesela açlıkla imtihan ettiği belirtilir.26)

Hadisin ikinci kısmında Yüce Allah (cc)’ın, bu kişinin ömründen bereketi kaldıracağı, yaptığı hiçbir iyi amele ecir verilmeyeceği, hiçbir duasının göğe yükseltilmeyeceği, bu kimsenin zelil, aç ve susuz olarak öleceği, kabrinde kendisine eş-Şucâ’u’l-Akra’ isimli, ateş gözlü ve her biri bir günlük mesafe uzunluğunda demirden tırnakları bulunan bir ejderhanın musallat olacağı, kılmadığı her na- maz için bu kişiye kabrinde pençeleriyle vuracağı ve her vuruşunda onu yere 70 zirâ batıracağı… zikredilmektedir.

Burada zikredilen hususların da –tıpkı hadisin ilk kısmında olduğu gibi– ne realiteyle, ne de nasslarla bağdaştırılması mümkündür. Ejderhanın, çocuk masallarını andıran tavsifi bir yana, hemen hepimizin çevresinde –yaygın tabiriyle– alnı secde görmediği halde bolluk içinde uzun bir ömür süren, aç ve susuz ölmeyen nice insan vardır!

Ayrıca Kur’an, kişinin hiçbir amelinin zayi olmayacağını ve yaptığı en küçük iyiliğin de kötülüğün de karşılığını göreceğini beyan etmektedir.27)

Sadece burada serdedilen bu mülahazalar –ki hadis hakkında söylenebilecek daha pek çok şey vardır– bu rivayetin bir bütün olarak Kur’an’a, sahih Sünnet’e, “bedîhiyyâtu’l-akl”a ve realiteye aykırı düştüğünü ortaya koymaya yeterlidir. Bu itibarla gerek ez-Zehebî, gerekse İbn Hacer’in mezkûr hükümlerinin gerekçesinin anlaşıldı- ğını sanıyorum. Yazarın kendi ifadesiyle “Arif olana işaret yeter” diyor ve hadislerin “sahihini uydurmasından” ayırma işlemine başlamadan önceki oluşturmaya çalıştığı metodolojiden sonra doğal olarak böyle bir faaliyet gündeme gelecektir– kendisine, biraz daha temrin yapmasını ve hadislerin sadece isnadına bakarak değil, metnini de dikkate alarak yapılan hadis kritiğinin nasıl olması gerektiği konusunda biraz daha tecrübe kazanmasını salık veriyorum…

14- Bu bahsi kapatmadan önce yazarın değindiği bir nokta üzerinde daha durmak istiyorum. Yazar şöyle diyor:

“Mütevatir konusunu tartışırken birinci el kaynakları kullanmamı öneren eleştirmene, konuyla ilgili araştırmaların kaçıncı el kaynaklara dayandığını ve kendisinin de tenkidi yazarken kullandığı kaynakların birinci el kaynaklar olup olmadığını sormak durumundayız.” (s. 58)

Yazarın, başından beri karşı çıktığım tavrı burada da kendisini açıkça gösteriyor.

Şöyle ki; hem geleneği sorguladığınızı, bunu yaparken kendi anlayışınızı merkeze aldığınızı, Kur’an ve Sünnet’in etrafındaki yorumları değil, bizzat kendisini esas aldığınızı söyleyeceksiniz, hem de bir hadisçi olarak doğrudan hadis ile ilgili son derece önemli bir konuyu tartışırken, ortaya kendi yaklaşım ve katkılarınızı koymanız gerekirken bunu yapmayıp, müteahhiruna ait değerlendirmelere yaslanacaksınız; bu bir çelişki olması şöyle dursun, yazar için bir nakisadır!

Benim “yazarın, bir hadisçi olarak mütevatir hadisleri tartışırken İzmirli İsmail Hakkı’nın durumuna düşmemesini ve konuyu, birinci el kaynakları referans göstererek tartışmasını arzu ederdim” şeklindeki ifadelerimde anlatılmak istenen şudur: Siz –başkaları tarafından mütevatir diye nitelenen– birtakım hadislerin uydurma olduğunu söylüyorsunuz. Her ne kadar bunu sizden önce söyleyenler var ise de, siz bir ilim adamı ve hadisçisiniz; tartıştığınız hadisler de metin ve senetleriyle elinizin altında. Neden burada “kendi görüş ve anlayışınızı merkeze alarak”bu hadislerin senet ve metinlerini tartışmaktan kaçıyorsunuz?

Konuyu İzmirli İsmail Hakkı ve Muhammed es-Sabbâğ’ın nasıl hallettiğini (!) yukarıda kısaca gördük. Bu türlü sıkıntılara düşmektense yukarıdaki iddiaların sahibi bir ilim adamı olarak meseleyi, bizzat kendi değerlendirmelerinize dayanmak suretiyle çözme yoluna gitmek daha ilmî ve tutarlı olmaz mı?

Yazar bu argümanı yazısının ileriki bölümlerinde birkaç kere daha kullanmakta ve benim bu sözü söyleyen kişi olarak –başka konularda– son dönem alimlerine ait eserleri referans göstermemi bir çelişki olarak takdim etmek istemektedir. Tabii ki bir sözü kimin söylediğinden çok o sözün tutarlı ve doğru olması önemlidir. Bu itibarla, kullandığımız kaynakların hangi döneme ait olduğunun çok fazla bir önemi yoktur. Ancak benim itiraz ettiğim nokta şu: Tartışılan konu hadis-i şeriflerdir ve sözkonusu hadisler daha önce dediğim gibi Aliyyü’l-Kaarî’nin, Mu- hammed es-Sabbâğ’ın, İzmirli İsmail Hakkı’nın ya da el- Aclûnî’nin elinin altında olduğu gibi sizin de elinizin altındadır. Onların bu hadisler hakkında verdikleri hükümle- rin tahkike ihtiyacı olmadığını söylemek –hem de sizin gibi çok büyük iddialar ile yolan çıkan kimseler için– mümkün müdür?

“Gelenekselci” dediğiniz kesimden birisi bunu yapacak olsaydı, ya anında “geleneğe teslim olmak ve onu kutsallaştırmak”la yaftalar, ya da “onların böyle demesi beni bağlamaz, onlara teslim olmak benim ilim anlayışımla bağdaşmaz” diyerek, hep yaptığınız gibi işin içinden sıyrılmaya bakardınız. Oysa geleneği sorgulama iddiasıyla ortaya çıkarken siz, bırakalım mezkûr zevatı, selef alimleri ve Sahabe hakkında bile “Hum rical ve nahnu rical” tavrındasınız. İşte çelişkiniz bu noktadadır.

Zaten dikkat edilirse benim bu itirazım, sadece mevzu olduğu söylenen hadislerin tartışıldığı yerde geçmektedir ve bu konuya münhasırdır. Dolayısıyla yazarın başka konularda da benim aynı şeyi yapmakla çelişkiye düştüğümü söylemesinin bir anlamı yoktur.

| Ebubekir Sifil – 1995

Kaynakça/Dipnot

1. ↑ ”olduğunun” veya “olduğu hususunun” denmesi daha uygun olurdu.
2. ↑ Bu yazı, İdrak ve Tasdik kitabının 3. Baskısı 113. – 199. sayfaları arasında yer alan Bir “Tecdit” Girisiminin Anatomisi yazısının alt başlığı olan Uydurma Hadis Saplantısı bölümünden iktibâs edilmiştir. Mezkûr yazının uzun olması ve birden fazla bölümden oluşması nedeni ile sadece bu kısmını iktibâs ediyoruz. Editör
3. ↑ Bu konuda yapılan tevillere örnek olarak bkz. İbn Haldun, “Mukad- dime”, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut-1488/1988, s. 194 vd.; Mevdudi, “Fetvalar (Resâil ve Mesâil)”, (Tercüme Mahmud Osmanoğlu- Hamid Chohan), Nehir yay., İstanbul-1990, 1/63 vd.
4. ↑ Yazar burada el-Kettânî’nin eserinin adını “en-Nazmu’l-Mütenâsir” olarak vermektedir. Doğrusu “Nazmu’l-Mütenâsir”olacak.
5. ↑ “Nazmu’l-Mütenâsir”, s. 185.
6. ↑ İbnu’l-Esîr, “en-Nihâye fî Ğarîbi’l-Hadîs ve’l-Eser”, (Tâhir Ahmed ez- Zâvî ve Mahmud Muhammed et-Tanâhî tahkiki ile), el-Mektebetu’l- İlmiyye, Beyrut-?, 5/295; el-Cevherî, “es-Sıhâh”, (Ahmed Abdulğafûr Attâr tahkikiyle) Kahire-1402/1982, 3/1310.
7. ↑ ”Eleştirmen”le “Yazar” karışıyor!
8. ↑ Ben burada, “heyet-i mecmuası dikkate alındığında” ifadesini özellikle kullandığım halde yazar bu cümleyi atlamıştır. Oysa bu cümle, “zayıf hadis, başka tariklerden de rivayet edilmişse hasen –li gayrihî– merte- besine çıkar” şeklinde özetlenebilecek Hadis Usûlü kaidesine gönder- mede bulunması dolayısıyla önemlidir. (Mezkûr kaidenin detayları için bkz. es-Süyûtî, “Tedrîbu’r-Râvî”, 1/142-3).
9. ↑ Doğrusu –baş tarafta elif-lam olmaksızın– “Mecmau’z-Zevâid” şeklinde olacak.
10. ↑ Benim kullandığım nüsha, el-Mektebu’l-İslâmî, Beyrut-1406/1986 baskısıdır (dipnotlara eklemeler yapılmış 2. baskı, s. 154-5).
11. ↑ İbn Hacer, “Lisânu’l-Mîzân”, Menşûrâtu Müesseseti’l-A’lemî li’l- Matbû’ât (Dâiretu’l-Ma’ârifi’n-Nizâmiyye, Haydarabad-1331/1912 baskısının tıpkıbasımı), Beyrut-1406/1986, 5/420.
12. ↑ İbn Hacer, “Takrîbu’t-Tehzîb”, (Muhammed Avvâme tahkikiyle), Dâru’r-Reşîd, Halep-1412/1992, s. 164.
13. ↑ ez-Zehebî, “el-Kâşif”, (Muhammed Avvâme ve Ahmed Muhammed Nemir el-Hatîb tahkik ve ta’likiyle), Dâru’l-Kıble li’s-Sekafeti’l- İslâmiyye-Müessesetu Ulûmi’l-Kurân, Cidde-1413/1992, s. 330.
14. ↑ Bkz. Ebu Ca’fer et-Tahâvî, “Şerhu Müşkili’l-Âsâr” (Şu’ayb el-Arnavût tahkik, tahriç ve ta’likiyle), Müessesetu’r-Risâle, Beyrut-1415/1994, 7/196 vd.; el-Heysemî, a.g.e., 10/62-3; ez-Zerkeşî, “et-Tezkire fi’l- Ahâdîsi’l-Müştehire”, (Mustafa Abdülkâdir Atâ tahkikiyle), Dâru’l- Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut-1406/1986, s. 142-4; es-Sehâvî, “el- Makâsıdu’l-Hasene”, Dâru’l-Hicre,Beyrut-1406/1986, s. 8-10; İbn Arrâk, “Tenzîhu’ş-Şerî’a”, (Abdülvehhâb Abdüllatîf ve Abdullah Mu- hammed es-Sıddîk ta’lik ve tahkikiyle), Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut- 1401/1981, 2/307; el-Aclûnî, “Keşfu’l-Hafâ”, 1/24-7; el-Kettânî, a.g.e., 231-2; el-Hakîmu’t-Tirmizî, “Nevâdiru’l-Usûl, (Mustafa Abdülkâdir Atâ tahkikiyle), Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut-1413/1992, 1/165-6; İbn Âbidîn, “Mecmû’atu’r-Resâil”, Âlemu’l-Kütüb, 2/264-81.
15. ↑ el-Leknevî, “el-Ecvibetü’l-Fâdıle”, (Abdülfettâh Ebû Gudde’nin, “et- Ta’likâtu’l-Hâfile ale’l-Ecvibeti’l-Fâdıla”sı ile birlikte) Mektebu’l- Matbû’âti’l-İslâmiyye, Beyrut-1414/1994, s. 130-2.
16. ↑ İbnu’l-Kayyım, “el-Menâru’l-Münîf fi’s-Sahîh ve’d-Da’îf”, (Abdülfettâh Ebû Gudde tahkik ve ta’likiyle), Mektebu’l-Matbû’âti’l-İslâm

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir