Arama Kelimenizi yazıp Enter'a basınız.

Yazıyooor, Yazıyooor ama Ne Yazıyor?

İnsanın medeni bir varlık olması ve toplum içerisinde yaşayarak hayatını sürdürmesi, yaşadığı toplumda meydana gelen olaylar noktasında her zaman merak içerisinde olmasına sebep olmuştur.  İnsanoğlu her dönemde savaşlar, barışlar, yenilikler,  keşifler, vb. olaylar hakkında bilgi sahibi olmak istemiş ve bu ihtiyacını giderebilmek için çeşitli vasıtalar geliştirmiştir.  Özellikle kâğıdın kullanılmaya başlanmasından itibaren günümüze kadar olan dönemde bu ihtiyaca cevap veren en önemli vasıtalardan birisi,  gazeteler olmuştur.

Gazeteler, 15. yy.da matbaanın keşfedilmesiyle beraber, insanlara bilgiyi kısa sürede ulaştıran bir vasıta olarak hızla gelişmiştir. Ve tarihi süreç içerisinde gerek insanların haber alma arzularını süratle gerçekleştirme, gerekse toplumları olumlu ya da olumsuz olarak yönlendirme noktasında önemli bir işleve sahip olmuştur. Özellikle son asırda yazılı ve görsel medyanın, bilgilendirmeden ziyade yönlendirme işleviyle ön plana çıktığı su götürmez bir gerçektir. Yayımlanan haberler, köşe yazıları, vb. ile gazeteler, kendi algıları çerçevesinde bir dünyanın oluşması için insanları etkileme konusunda çoğu kere belirleyici rol oynamışlardır.

Yazılı ve görsel medyanın böylesine bir güce sahip olması ile beraber, bu alanda pek çok sıkıntı da ortaya çıkmıştır. Çünkü gücün olduğu bir yerde, bu gücü yanlış kullanmak isteyenlerin olması da kaçınılmazdır. Medya da insanları etkisi altına alabilen etkili bir silah olduğundan, bunu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyen çeşitli mihraklar olmuştur ki bu aynı zamanda pek çok sorunun çıkmasının da sebeplerindendir. Örneğin, bu sıkıntılardan birisi, medyadaki yalan yanlış haber furyasıdır. Esasen bu tür yalan haberlerin tarihi, çok eskilere dayanmaktadır.

“Medyada asparagas haber denilen uydurma haberciliğin tarihine baktığımızda, geçmiş zamanlarda da kazanılan savaşların abartıldığı gibi kaybedilen savaşların kazanılmış gibi aktarıldığına da şahit olabiliyoruz. Bu haberlerdeki yalan, belki olay tarihinden çok sonraları anlaşılıyor. Fakat gerçeği sonsuza kadar saklamak mümkün olmuyor. Tıpkı Kadeş Savaşı’nda yenilen II.Ramses’in halkına söylediği yalan gibi; günümüzden yaklaşık 3300 yıl önce Mısırlılarla Hititler arasında yapılan Kadeş Savaşı’nda yenilen II. Ramses, bu olayı halkından gizlemiş. Mısır’a döndüğünde de habercilerine savaşı nasıl kazandıklarını abartarak anlattırmış, ayrıca tapınak duvarlarına ve birçok dinsel yapıların duvarlarına kaybedilen savası kazanmış gibi yazdırtırmış. Ta ki 1822’de Osmanlı topraklarında yapılan kazılarda bulunan Hititlere ait belgelerin okunmasıyla, iki yazı arasındaki fark hangisinin doğru olduğu çalışmalarını başlatmış ve gerçek, Hitit yazıtlarında anlatılanlar olduğu anlaşılmıştır.”[1] Bu resim de Luxor’daki Kadeş savaşına ilişkin asılsız kahramanlık öykülerinin betimlendiği gazete duvarlarından birisidir.

Gazetelerin bu tür uydurma haberlere rağbeti günümüzde de bu olaydan farklı değildir. Maalesef hâlâ gerçek olmayan pek çok haber, gazete sütunlarını doldurmaktadır. Bu tür haberler, sınır tanımaz bir biçimde dünyanın dört bir tarafındaki medyada kullanılmaktadır. Toplumda her zaman medyada gördüklerine inanmaya hazır olduğundan, bu haberler halk arasında da rağbet görmektedir.

Günümüzde gazetelerle ilgili bir diğer sorun, medyanın taraflı ve yanlı yayın politikaları sebebiyle toplumdaki kamplaşmanın artması ve bunun neticesinde de temeli nefret olan suçlardaki artıştır. Medya, suçluluğu kanıtlanmamış insanları yargılamaları yapılmadan suçlu olarak gösterebilmektedir. Örneğin, suçları kanıtlanmamış kişiler hakkında alçak, hain, tacizci, katil, vb. ifadeler kullanılabilmektedir. Bu tür yayınlar ise uzun vadede toplumun birbirine karşı olan güven duygusunu ortadan kaldırmaktadır.

Gazetelerin belli zümreler, kişiler ya da gruplar hakkında önyargılı olarak yaptıkları olumsuz yayınlar, zaman içerisinde toplumda reaksiyonların oluşmasına sebep olmaktadır. Günümüzde toplumun genelinde ortaya çıkan gerginlikleri göz önüne alırsak,  gazetelerin bu konudaki etkisini daha iyi anlarız. Gazete haberlerinde ve köşe yazılarında dillendirilen Türk-Kürt, laik-anti laik, muhafazakâr-solcu-sağcı-milliyetçi, türbanlı-türbansız vb. şekilde oluşturulan kamplaşmalar, toplumun gerginliğini daha da arttırmaktadır. Toplum bu tür haberlerle haşır neşir oldukça, insanlar   arasında  birbirlerine karşı nefret oluşmaktadır. Bu sebeple gazetelerin bu konudaki tavrı son derece önemlidir.

Gazetelerin toplum üzerindeki tesir gücü, bir önemli meseleyi gündeme getirmeyi gerekli kılmaktadır. Şöyle ki, insanları kendi emelleri doğrultusunda yönlendirmeye çalışan bir takım şer odaklarının varlığı, artık çoğu kişi tarafından bilinmektedir. Bu şer odakları düşünmeyen ve aklını kullanmayan, sürü psikolojisine sahip insanlardan oluşmuş toplulukların oluşmasını hedeflerler. Böylece bu toplulukları kendi istekleri doğrultusunda şekillendirebileceklerdir. Toplumlar yönlendirildiklerini hissetmeden kendi iradeleriyle karar verdiklerini zannedeceklerdir. Bu sebeple bu mihraklar, isteklerini gerçekleştirmek için büyük bir haber bombardımanı ile insanların zihinlerini adeta allak bullak ederler. Zihinleri yanlış yönlendirme konusunda da gazete, dergi, vb. vasıtaları birer telkin aracı olarak kullanırlar.

Bu mihrakların amacına hizmet eden gazeteler, televizyon kuruluşları, vb. vasıtalar, iktidarların devrilmesinde ve ülkelerin yönetim biçimlerinin sarsılıp değiştirilmesinde çoğu zaman büyük roller üstlenmektedirler. Yazılı ve görsel medya aynı zamanda birçok işadamı tarafından ürünlerinin reklamını yapmada ve birçok devlet görevlisi tarafından fikirlerini insanlara aktarma noktasında da kullanılmaktadır. “21. yüzyıl medyası artık tüm toplumların, siyasal erklerin ve ideolojilerin kullandığı veya yararlandığı temel araçların başında gelmektedir. Yayınlar sayesinde yeni toplumlar oluşturulmakta, ülkeler ve iktidarlar yıkılmakta, toplumlar sosyal dönüşümlere maruz kalmakta veya varlıklarını muhafaza edebilmektedirler. İşte bu noktada med­yanın doğru kullanımı önem arz etmektedir.”

Örneğin yıllardır ülkemizde irtica bahanesiyle dindar insanların rencide edilmesi, pek çok masum insanın hiç olmayacak ithamlara maruz bırakılması, irtica bahaneleriyle iktidarların yıkılması ve ülkemizin çok çeşitli sıkıntılarla karşılaşması, gazetelerin bir takım güçlere hizmet ederek gerginlikleri arttıran bir politika izlediğinin en açık göstergesidir. Mesela, aşağıdaki gazete haberleri bir kısım medyanın dine ve Müslümanlara karşı bakış açısını göstermesi açısından son derece önemlidir. Bir kısım gazeteler için din, yalnızca Ramazan geldiğinde gazete satışlarının artması için Kur’an, kitap, vb. şeyleri dağıtarak, insanların dinî duygularına karşı saygılı imajı verilip normal zamanda dine karşı her

her türlü saldırının yapılabildiği bir alandır.

Ama aynı medya diğer zamanlarda aşağıdaki örneklerde olduğu gibi irtica bahanesiyle dine ve Müslümanlara hakaret içeren yayınlar yapmaktan geri durmamaktadır. Bu da birtakım gazetelerin bu alanda ikiyüzlü davrandıklarının göstergesidir.

Bu örneklerde de görüldüğü üzere “Çeşitli araştırmalar, medyada önyargıların varlığını ortaya koymaktadır. Medya, dünyada ve Türkiye’de olumlu ve yapıcı olabileceği gibi, aynı zamanda nefret suçlarına yol açan ayrımcılığı besleyen önyargıların, kısaca nefret söyleminin yaygınlaştırılmasında da en etkili araçlardan biri olabilmektedir. Medyanın nefret suçları kapsamında ele alınabilecek eylemleri haberleştirirken kullandığı dil ve mağdurları ya da olayı sunma şekli, eylemi meşrulaştırmaya ve suçun altında yatan ayrımcılığı gizlemeye yol açabilmektedir. Kelimelere yüklenen ek anlamlar bu konuda çoğu kez etkili bir yöntem olabilmektedir. Örneğin, medyanın bir grubu “terörist”, “özgürlük savaşçıları” veya “isyancılar” olarak belirtmesi büyük fark yaratmaktadır.[1]

Malcolm-X’in şu sözü bu gerçeği çok güzel bir şekilde gözler önüne sermektedir: “Eğer dikkatli değilseniz, gazeteler sizin zulüm gören insanlardan nefret etmenizi ve zulmü uygulayan insanları sevmenizi sağlar.” Bir gazete, isterse iftihar edilecek madalyalık hizmetleri aynen yansıtabilir, istemezse suçlanacak faaliyetler olarak topluma takdim edip okuyucusunu aleyhte çevirebilir. İsterse mazlumların yanında yer alarak zulümlere karşı sesini çıkartabilir, istemezse de zalimleri haklı gösterip mazlumları suçlu durumuna düşürebilir. Ya da gerçek olmayan şeyleri gerçekmiş gibi göstererek insanları yanıltabilir.  Bunun örneklerini pek çok olayda açıkça müşahede edebilmekteyiz.

Mesela, birtakım gazetelerin Filistin-İsrail meselesine karşı takındıkları tavır, bunun en bariz örneklerinden biridir. Filistin’de İsrail’e karşı topraklarını müdafaa eden mücahitlerden defaatle  “militan” olarak söz edip, o toprakları işgal ederek Müslümanlara her türlü zulmü uygulayan İsraillilerden  “İsrail askerleri” diye bahsetmeleri ve Filistin tarafını saldıran, İsraillileri ise nefsi müdafaa yapan taraf olarak topluma lanse etmeye çalışmaları, insanların zihinlerine yerleştirmek istedikleri mesajı açıkça gösterir.

Aynı şekilde ABD‘nin Afganistan’ın işgali için 11 Eylül olaylarını Müslümanların üzerine yıkması ve Irak’ın işgali için Saddam Hüseyin’i, basın aracılığı ile dünyaya insanlık düşmanı diktatör ve kitle imha silahı üreten bir ülkenin lideri olarak tanıtmasını da medyayı kendi hedefleri doğrultusunda kullanmalarına örnek olarak gösterebiliriz. Esasen bu tür haberlerin basın aracılığıyla insanlara aktarılması, ABD’nin yaptıklarını meşru gösterme çabalarından ibarettir. Ve maalesef pek çok yayın organı da bu tür haberlere yer veren yayın politikasıyla, bunlara hizmet edenler kervanına katılmıştır.

Gazetelerin sokak çocuklarına karşı bakış açısını, önyargılı ve taraflı haberlerin toplumda bulduğu karşılığa örnek olarak ele alabiliriz. Gazeteler bu tür çocukları her zaman suçun müsebbibi olarak gösterirler. Bu çocukların medya tarafından topluma suçlu olarak lanse edilmesi, insanların bu çocukların tamamını suçlu olarak görmesine sebep olmaktadır.

“Gazetelerde, sokaktakilere karşı işlenmiş ya da işlenebilecek suçlardan yeterince bahsedilmemekte, sokaktakilerin işlediği ya da işleyebileceği suçlara yer verilmektedir. Yazılı basının sokaktakilere ilgisi ancak çocuklar diğer vatandaşları tehdit ettiğinde önem kazanmakta, bu çocuklara karşı işlenebilecek suçlar göz ardı edilmektedir. Sokaktakiler hakkında kullanılan ifadelere bakıldığında madde kullanan, gasp yapan, çeteleşen, suç makinesi haline gelen bir gruptan söz edilmektedir. Bu durum saptaması belirli ölçüde haklı kabul edilebilir olmakla birlikte damgalayıcı özellikler taşımaktadır ve konu sokaktakiler olduğunda haberin nasıl verileceği, üzerinde durulması gereken önemli bir noktadır.”[2]

Bu ve benzeri pek çok haberin sonucunda toplumun zihninde şöyle bir yargı oluşmaktadır: “Sokak çocukları suçludur. Bir olayda bir sokak çocuğu varsa o kesin suç işlemiştir.” Elbette sokak çocukları arasında suç oranının yüksekliği bilinmektedir. Ancak bu konuda yapılan haberler toplumda önyargı oluşturup o çocukları damgalayacak şekilde olmamalıdır. Zira suçları belli bir zümreye mal etmek, gazetecilik ahlakıyla ve etiğiyle bağdaşmaz.

Aynı şekilde gazetelerin sınır tanımadığı ve olumsuz etkisini görmezden gelerek yayın yaptığı bir alanda suçların açık seçik halka aktarılmasıdır. Elbette gazetelerin en önemli işlevi, insanları olan olaylar konusunda bilgilendirmektir. Buna hiç kimsenin bir itirazı olamaz. Ancak bu bilgilendirmeyi yaparken çok dikkatli olmak gerekmektedir. Özellikle insanlara kötü örnek olacak suçların sahibi tarafından tasarlanışından işlenmesine kadar her detayını insanlara aktarmak, yeni suçlara da kapı açmaktadır.

Bu gazete haberinde de bir suçludan bahsedilmekte ve insanların gözünde suçlu profili oluşturulmaktadır. Bu haber medyanın belli iyi ve kötüleri olduğu gibi belli bir suçlu tipinin de olduğunu göstermektir. Sanki kişinin tipinden suçunun anlaşılması mümkün olabilirmiş gibi böyle bir haber gazete sütunlarına konulabilmektedir. Dikkat edilirse suçlu tipinin hep esmer ve sakallı olduğu; sarışın, traşsız ve atletik vücutlu birinin suçlu olarak hiç ön plana çıkmadığı görülecektir.

Bu tür suç haberlerinin sıklıkla gazetelerde yer alması ve insanların devamlı bu tür haberlerle muhatap olması, bu suçların daha fazla artmasına sebep olmaktadır. Kötülüğün ne kadar hızlı yayıldığını bilmeyen yoktur. Örneğin, geçtiğimiz yıllarda bir gencin annesini öldürmesi olayının basın vasıtasıyla insanlara aktarıldığını hepimiz hatırlarız. Günlerce bu olayla ilgili haberler yapılması sonrasında maalesef bu tür vakaları sıklıkla duymaya başladık. Bunun pek çok örneğini yakın zamanlarda yaşadık.Bu da gösteriyor ki, kötülüklerin alenen aktarılması, başka insanlarında bu işlere yönelmesine sebep olmaktadır. Bu sebeple kötülüklerin gizli kalması gerekir. Zira bunlar, insanların tahmin edemeyecekleri kadar hızla yayılır.

Yukarıda değinilen pek çok hadiseden de anlaşılıyor ki, gazeteler okuyucusunun yönünü tayin eden birer pusuladır. İnsanlar her ne kadar gazete haberlerinden etkilenmediklerini zannetseler de, aslında zaman içerisinde farkına varmadan, yavaş yavaş düşünceleri okudukları gazetenin işaret etiği yöne doğru kaymaktadır. Yani medya vasıtalarının uzun vadede insanlar üzerindeki etkisi sanılandan çok daha fazladır.

Yazımızın bu bölümüne kadar gazetelerin tesir gücü ve insanları etkilemesi konusunun üzerinde durmaya çalıştık. Peki, gazetelerin kendi dünya algılarını insanlara empoze etmeye çalışmasının ve insanları etkilemesinin Müslümanlar açısından sakıncaları nelerdir?  Müslümanlar,  gelişen hadiselerle ilgili önlerine konan bu tür bilgiler noktasında nelere dikkat etmelidirler?

Özellikle günümüzde hızla gelişen, ilerleyen ve değişen dünyada cereyan eden olaylardan, hadiselerden günü gününe ve doğru bir şekilde haberdar olmak, derdi olan bir Müslüman için zaruri bir ihtiyaçtır. İleriyi gören bir Müslüman’ın, toplumu ilgilendiren meselelerle yakından ilgilenmesi, olayları derin bir tefekkür süzgecinden geçirerek İslam’ın bu konudaki tavrının ne olduğunu tespit etmeye çalışması gerekir. Bu da Müslüman’ın öncelikle doğru bilgiye ulaşmasını zorunlu hâle getirmektedir. Zira ulaşılan bilginin yalan yanlış bir bilgi olması veya belirli bir zihniyetin hedeflerine hizmet etmesi,  Müslümanlar açısından çeşitli sıkıntıların oluşmasına sebeptir. Bu sebeple Allah Teâlâ Kur’an’ı Kerim’de; “Ey iman edenler, eğer bir fâsık size bir haber getirirse, onu etraflıca araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz.”[3] buyurarak Müslümanların doğru bilgilere güvenilir kaynaklardan ulaşmalarını emretmektedir.

Öyleyse bir Müslüman için duyduğu haberin kaynağı son derece önemlidir. Zira Allah Teâlâ’nın,  kıyamete kadar insanlara yol göstermesi için gönderdiği kitabında böyle bir meseleden bahsetmesi, Müslümanların bu konuda çok dikkatli olmalarını gerektirir. Söylenen sözlere hemen inanmayıp, araştırma yapılmasının emredilmesi, bu işin ciddiyetini göstermektedir. Ayrıca ayette her duyulan habere kayıtsız şartsız teslim olmanın ağır bir vebal getireceği de hatırlatılmaktadır. Zira duyulan her söz, o konuda Müslüman’ın üzerine bir sorumluluk yüklemektedir. Bu sebeple bir Müslüman gazete veya benzeri organlarla kendisine sunulan bilgilerde öncelikle bilginin nereden geldiğine yani kaynağına, bu kaynağın dünya görüşüne ve hangi amaçla bunu kendisine aktardığına dikkat etmelidir. Bir hadiseyle alakalı bir haber kendisine ulaştığında bir karara varmadan önce, bu hadisenin sadece kendisine gösterilmeye çalışılan boyutuna değil, bütününe bakmalı ve hadisenin sonucunun kimin işine yaradığını düşünerek kararını vermelidir.

Bir Müslüman’ın kendi dünya görüşüne uygun, dini ve içtimai kültürüne zarar vermeyecek olan yayınları takip etmesi, inanç noktasında sabit kalabilmesi açısından son derece önemlidir. Kişinin okuduğu gazetenin, derginin veya devamlı takip ettiği kaynakların da değerlerine sahip çıkması gerekir. Eğer inançlarınıza saygı göstermeyen, bunları hafife alan neşriyatla haşır neşir olursanız, zamanla siz farkına varmadan gerçekleşen zihin erozyonundan payınızı almış olursunuz.

Türkiye’de uzun yıllardır bir kısım medyanın olayları çarpıtarak Müslümanları her fırsatta lekelemek için büyük bir çaba içerisinde olduğu malumdur. Bu medya, hız kesmeden bu konudaki tavrını sürdürmektedir ve sürdürmeye de devam edecektir. Yukarıdaki ayete binaen bu tür yayınlara karşı teyakkuzda olunması gerekir. Ancak şu da unutulmam alıdır: Yazılı ve görsel medyanın menfi yöndeki tahrip etme gücü ne kadar yüksek ve çabuk ise, tamir etme imkânı da aynı ölçüde süratli ve yaygındır. Zira basın ve yayın vasıtalarının en önemli avantajı, aynı anda milyonlara ulaşabilmesi ve çok sayıda insanı etkisi altına alabilmesidir. Toplumda medyada gördükleri ya da okuduklarına her zaman inanmaya hazırdır. Meselelerin gazete sütunlarında çarpıtılmadan doğru bir şekilde ele alınması, büyük kitlelerin de doğru bilgiye ulaşması demektir. Bu sebeple Müslümanlar kendi hassasiyetleri çizgisinde yayın yapan neşriyatların sayısını arttırmalıdırlar. Çünkü güvenilir haber kaynakları oluşturarak bu kaynakların aktif bir şekilde çalışmasını temin etmek, Müslümanların görevlerindendir.

Özellikle son yıllarda bu şuurla hareket ederek, toplumu İslami yaşantı noktasında bilinçlendirmeye çalışan pek çok gazete ve dergi vardır. Müslümanlar da kendi tavırlarını, duruşlarını yansıtan yayınların hazırlanması gerekliliğinin idrakine vardıklarından olsa gerek, daha önceki dönemlerle kıyaslandığında çok ciddi bir ilerleme söz konusudur. Bizim değerlerimizi yansıtan, Müslümanlar arasındaki tefrikanın yerine ümmet bilincinin oluşması için mücadele eden, zihin erozyonuna karşı dik duran yayın organları, Müslümanların gerçek bilgiye ulaşmasını temin etmeye çalışmaktadırlar.

Ancak her alanda olduğu gibi bu alanda da bir takım sıkıntılar söz konusudur. Mesela, İslami kesime ait olarak kabul edilen gazete veya dergilerde Allah’ın yasaklamış olduğu faiz, şans oyunları, vb. şeylerin reklamlarının yapılması, tesettüre riayet etmeyen kadın resimlerinin konulması ve buna benzer bir takım yanlış uygulamalar, bu alanda da birtakım bozulmaların olduğunu göstermektedir. İslam’ı dava edinen, İslami hassasiyeti olan insanlar tarafından alınması ve desteklenmesi beklenen, manevî değerlerimizi korumayı hedefleyerek büyük idealleri gerçekleştirme maksadıyla kurulan gazetelerin bunu yapıyor olması da, davası olan Müslümanları gidişat noktasında derin düşüncelere sevk etmektedir.

Gerek basın-yayın gerekse diğer alanlarda İslam’a hizmet gayesi ile çalışan Müslümanların akıllarından çıkarmamaları gereken en önemli meselelerden birisi şudur: İslam, en ufak bir boşluk bırakmadan hayatın her alanına dair hükümleri olan bir dindir. Ve Müslümanın, hiçbir şekilde aşılamayacak ve pazarlık konusu dahi yapılamayacak olan kırmızıçizgileri vardır. Yani hiçbir şart altında değişmeyecek, esnetilemeyecek olan kuralları vardır. Bir Müslüman gazetesinin, dergisinin, vb. yayınının devam edebilmesi için bile olsa, asla bu tür gayri meşru şeylerin reklamını ve propagandasını yaparak bunları insanların gözünde meşrulaştırmaz. Zira iyi niyetlerle de olsa şeytana karşı verilen küçük bir taviz, uzun vadede daha büyük tavizlerin verilmesine ve daha büyük sıkıntılara sebep olur. Bu sebeple Müslümanların kendi hayatlarında kaçındıkları haramlar ve dikkat ettikleri kurallar aynı şekilde yayınladıkları gazete, dergi ve diğer faaliyetleri için de geçerlidir. Çünkü her yerde ve her şartta Müslümanca tavır takınmak, imanımızın gereğidir.

Bu aşağıdaki kısmı 2 sayfa yapalım.

Bu fotoğraf, gerek konusu gerek de sonrasında yaşanan olaylar olarak kelimelerin kifayetsiz kaldığı ibretlik bir olaydır. Fotoğraf, 1993 yılında fotoğrafçı Kevin Carter tarafından Güney Afrika’da kabileler arası savaşın hüküm sürdüğü esnada bu çatışmaları dünyaya belgelemek amacıyla çalışırken Sudan’da çekilmiştir. Carter bu ödül ile beraber Pulitzer ödülünü ve Ilford Fotoğraf Basın Ödülleri Onur Ödülü’nü kazanmıştır.

 Fotoğraf, zayıflıktan ölmek üzere olan siyah küçük kız çocuğu ile yakınında tüneyen akbabayı yansıtmaktadır. Bu, aynı zamanda Afrika’daki açlığın da bir simgesidir. Öyle ki bu manzara, vicdanı olan her insanın yüreğinin en derinlerine kadar işleyebilecek bir fotoğraftır. Küçücük, narin bir çocuk, açlıktan takati kesilmiş ve başını önüne eğmiş, tüm gücünü harcadığı halde o küçücük ayakları onu daha fazla taşımaktan aciz kalmış ve belki de biraz sonra Afrika’daki pek çok çocuğun başına gelecek olan o hazin sonun kendisini de başına gelmesini bekliyor. Arkasındaki akbaba ise çocuğun ölüp de kendisine yem olmasını bekliyor. İşte tam da böyle bir durumda küçük kız için bir umut ışığı beliriyor. Bir gazeteci bu olayı görüyor ve fotoğraf makinesini çıkartıp bu anı belgeliyor. Ancak bu küçük kız çocuğu için hiçbir şey yapmadan fotoğrafı ajansına yetiştirmek üzere orayı terk ediyor. Kızın, bu esnada birkaç lokma yiyecek alabilmek için birkaç kilometre ilerdeki yardım kampına gitmek istediği sanılmaktadır.

 Carter’a bu ödülü getiren fotoğraf aynı zamanda onun sonunu hazırlamıştır. Şöyle ki, bu fotoğraf, ilk olarak 26 Mart 1993’te New York Times’da yayımlanmıştır. Ardından da tüm dünyada birçok yayın kuruluşu bu fotoğrafı yayımlamıştır.  Ancak fotoğrafın yayınlanmasının ardından Carter yoğun eleştirilere maruz kalmıştır. Zira fotoğrafı görenler çocuğun akıbetinin ne olduğunu da öğrenmek istemişlerdir. Bu sorular Carter’a yöneltilmiş ve o,  kendisinin profesyonel bir fotoğrafçı olduğunu, yardım görevlisi olarak orada bulunmadığını ve akbabanın fotoğraf çekerken kaçtığını, kızın da yardım kampına ulaşmış olabileceğini söyleyerek kendisini savunmuştur. Ancak her ne kadar bu şekilde kendisini savunsa da ödülünü aldıktan sadece iki ay sonra, kamyonunun egzoz borusuna bağladığı hortumla, aracının içinde karbonmonoksit zehirlenmesi ile intihar etmiştir.

Carter’in profesyonel gazeteciliği gereği o kızı orada bırakıp gitmesi elbette üzerinde çok tartışma yapılabilecek bir konudur. Gazeteciliğin amacını yalnızca olayları belgelemek olarak düşünen bir insan, bu konuda onu haklı da çıkartabilir. Carter’in bu davranışından ziyade insanların maddeci bir zihniyetle yetiştirilmesinin eleştirilmesi gerekir. O küçük kız çocuğuna ne olduğu bugün hala bilinmemektedir. Belki o akbabaya değilse de başka bir akbabaya yem olmuş ve ölmüştür. Belki de bir şekilde kampa ulaşmış ve hayatta kalmıştır. Her ne şekilde olursa olsun ortada bir gerçek vardır ki, bir tarafta çocuğuyla, genciyle, yaşlısıyla açlıktan ölen milyonlarca insan, diğer tarafta da bu insanların her türlü kaynaklarını sömürerek zenginleşen ve fazla yemekten hasta olan diğer toplumlar. Bu gazetecinin çocuğu orada bırakmasına esasen çok fazla şaşırmamak gerekir. Zira dünyada o çocukları önemsemeyen, görmezden gelen o kadar çok insan vardır ki, bu gazeteci bunlardan sadece bir tanesidir. Ayrıca o akbaba belki bir çocuğun ölümünü beklemektedir karnını doyurabilmek için. Ancak başta Afrika kıtası olmak üzere tüm dünyanın üzerine çöreklenen, kaynaklarını sömürerek oraları tarumar eden asıl akbabalar, sömürdükleri ülkelerdeki insanların ölmesini bile beklemeden onları gelişmiş silahlarıyla direk ölüme sürüklemektedir.


[1](Ulusal Basında Nefret Suçları, Sosyal Değişim Derneği, Nisan 2010)

[2](Dr. Servet AKER, Prof. Dr. Cihad DÜNDAR, Prof. Dr. Yıldız PEKŞEN; Sokaktakiler, Yazılı Basın ve Damgalama)

[3] (Hucurat, 6)

 

Elifelif İrt: (0212) 616 49 17
Elifelif İrt: (0542) 482 56 76


[1](Haber Yazısı ve Haber Fotoğrafı Örnekleriyle “Yazılı Basında Etik” Sorgulaması)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir